Yapay Zeka Mahkemede: “Kara Kutu” Efsanesini Çürüten ve Hukukun Geleceğini Şekillendiren 5 Kritik Gerçek

Yapay zekânın hukuk alanındaki olumlu katkıları, hukuki süreçlerin hızlanmasından adalete erişimin kolaylaşmasına kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Hukuks sistemlerinin tıkandığı, adaletin insanı rahatsız edecek kadar geçikmeler, hatta insanların yanlış, bazen taraflı kararlardan geç gerçekleştiği bir dönemde yapay zeka bu sorunların aşılması için önemli katkı sağlama potansiyeline sahiptir. Ancak bu potansiyelin daha olumlu şekilde kullanılabilmesi için bu alanda gündeme getirilen bazı sorunların çözümü gerekmektedir.

Yapay zekâ destekli araştırma araçları, devasa büyüklükteki veri tabanlarını, emsal kararları, mevzuatları ve doktrinleri saniyeler içinde tarayarak avukatların en uygun içtihatları ve yasal prensipleri bulmalarını sağlar. Örneğin, “ROSS” gibi yazılımlar mevcut hukuk kaynaklarını analiz ederek sorulara doğrudan cevap verebilir ve mevzuattaki güncel değişiklikleri takip edebilir. Ayrıca yapay zekâ, büyük hacimli hukuki belgeleri özetleyerek ana temaların hızlıca anlaşılmasına olanak tanır.

Elektronik ortamda depolanan milyonlarca sayfalık bilginin (ESI) incelenmesi süreci, yapay zekâ algoritmaları sayesinde hızla ve tutarlı bir şekilde gerçekleştirilebilmektedir. Yapay zekâ, bu devasa veri yığınları arasında “samanlıktaki iğneyi” bularak uyuşmazlıkla ilgili belgeleri tespit eder, anormallikleri işaretler ve inceleme sürecindeki insan hatasını en aza indirir. Ayrıca sözleşme incelemelerinde sapmaları ve riskleri tespit ederek avukatlara yardımcı olur.

Yapay zekâ, taraflar arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde arabulucu rolü üstlenebilmektedir. Örneğin “Modria” isimli yazılım, e-ticaret veya tüketici uyuşmazlıklarında tarafların argümanlarını toplayıp kanıtları analiz ederek adil bir çözüm yolu bulmak için kullanılmaktadır. Benzer şekilde, robotik arabulucuların tarafların teklif taktiklerini öğrenerek (gizli teklifleri ifşa etmeden) onları optimal bir anlaşmaya yönlendirdiği ve aylarca süren uyuşmazlıkları saatler içinde çözebildiği görülmüştür.

Yapay zekânın hukuk alanındaki en önemli katkılarından biri, yasal hizmetleri daha uygun maliyetli hale getirerek dezavantajlı grupların adalete erişimini sağlamasıdır. Yapay zekâ destekli sanal asistanlar ve yasal sohbet botları (chatbot), insanların otopark cezalarına itiraz etmelerine, tüketici hakları taleplerini yönlendirmelerine ve temel hukuki tavsiyeler almalarına olanak tanımaktadır. Örneğin, DoNotPay isimli uygulama yüz binlerce park cezasına başarıyla itiraz etmiştir.

Zaman alan, manuel, rutin işlerin yapay zekâ tarafından devralınması (otomasyon), hukukçuların daha karmaşık, stratejik ve analitik düşünce gerektiren üst düzey işlere odaklanmasını sağlar. Akıllı sözleşmelerin yaygınlaşmasıyla birlikte işlem maliyetleri düşerken, edimlerin çok daha hızlı ve güvenli şekilde gerçekleştirilmesi mümkün hale gelir. Bu verimlilik artışı, hukuk firmalarının işgücü maliyetlerini düşürmesine ve müvekkillerine daha fazla değer sunmasına imkân verir.

Bu olumlu katkılarının yanında günlük hayatımızın her hücresine sızan yapay zeka, artık sadece film öneren bir algoritma değil; özgürlüğümüz, haklarımız ve kaderimiz üzerinde söz sahibi olan “görünmez bir karar verici” konumundadır. Bundan dolayı mevcut riskleri de doğru analiz edip çözümü için çalışmak gerekir. Bu bağlamda hukuki tartışma konusu olan aşağıdaki olumsuzluklara da dikkat edilmesi gerekmektedir.

Mahkeme salonlarından polis merkezlerine kadar uzanan bu dijital otorite, beraberinde “toplumsal ölçekte riskler” (societal-scale risks) barındıran büyük bir gizemi, yani “kara kutu” (black box) algoritmasını getirdi. Birçok hukukçu ve teknoloji uzmanı, bu sistemlerin neden belirli bir sonuca vardığını açıklayamamasını teknolojinin kaçınılmaz bir bedeli olarak görüyor. Hukukun temel prensiplerinden olan şeffaflık olmadan; adalet, anlamadığımız bir mekanizmaya emanet edilemeyecek kadar hayati bir kavramdır.

İşte “kara kutu” gizemini sarsan ve hukukun geleceğini yeniden tanımlayan beş kritik gerçek.

1. Yanılsama: “Kara Kutu” Tablo Verilerinde Daha mı Doğru Sonuç Verir?

Yapay zeka hakkındaki en tehlikeli efsane, model ne kadar karmaşık ve anlaşılamazsa, o kadar doğru sonuç verdiği varsayımıdır. Oysa bu bir teknolojik illüzyondur. Bilgisayar bilimi araştırmaları, verileri ikiye ayırır: Görüntü ve ses gibi “ham veriler” (raw data) ve sabıka kaydı, yaş, eğitim gibi “tablo verileri” (tabular data). Hukuki süreçlerin %99’u tablo verileriyle yürür. Semenova, Rudin ve Parr gibi araştırmacıların ortaya koyduğu üzere, özellikle suçun tekrarlanması gibi “gürültülü” (noisy) ve rastlantısallık payı yüksek süreçlerde, basit ve yorumlanabilir modeller en karmaşık modellerle aynı performansı sergiler.

“İster hayranı ister eleştireni olsun, yapay zeka hakkındaki yanlış varsayım şudur: Kara kutu anlaşılamaz olabilir ama daha doğru çalışır. Oysa durum böyle değildir.”

Burada kritik bir teknik ayrım yapmamız gerekiyor: “Açıklanabilir YZ” (Explainable AI – XAI), karmaşık bir kara kutunun üzerine sonradan eklenen ve çoğu zaman hatalı olan bir “maske” veya “tahmin” iken; “Yorumlanabilir YZ” (Interpretable AI – Glass Box), tasarım gereği her adımı izlenebilir olan altın standarttır. Adaletin tecellisi için ihtiyacımız olan şey, kara kutuyu parlatmak değil, onu tamamen “cam kutu” (glass box) modellerle değiştirmektir. Özellikle hukukla bağlantılı geliştirilen teknolojilerde bunun yapılması ahlaki olmanın ötesinde hukuki bir zorunluluktur.

2. Yapay Zeka Bir “Vekil” mi Yoksa Sadece Bir “Enstrüman” mı?

Günümüzde yapay zeka ajanları (AI agents), NVIDIA gibi teknoloji devlerinin de öncülük ettiği üzere, sadece pasif içerik üretmekten çıkıp otonom kararlar alabilen sistemlere dönüştü. Hukuki açıdan bu durum, Restatement (Third) of Agency çerçevesinde değerlendirilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki, mevcut hukuk normlarına göre yapay zeka sistemleri yasal bir “vekil” (legal agent) değil, sadece birer “enstrüman” (instrumentality) olarak kabul edilir. Tabii ki teknolojinin gelişim göstermesi ve eleştirildiği konulardaki başarıları, yaklaşımlarda da değişime sebep olacaktır. Ancak bu durum yapay zekayı vareden insan aklı ve vicdanını aşan bir duruma ulaşamayacaktır. Çünkü yapay zeka algoritmanın esnekliği ve donamın kapasitesinin sınırları içerisinde çalışır.

Bunun temel sebebi, yapay zekanın “öznel niyet” (subjective intent) ve ceza hukukunun temel taşı olan “suç işleme kastı”ndan (mens rea) yoksun olmasıdır. Algoritma kendi kararlarını veriyor gibi görünse de, yasal sorumluluk zinciri her zaman o sistemi piyasaya süren veya kullanan “asıl” (principal) kişiye, yani insana veya kurumsal yapıya uzanır. Bir yapay zeka ajanı hata yaptığında, bu bir “vekâlet ihlali” değil, kullanılan bir aracın “arıza yapması” olarak görülmelidir. Bu alandaki yeni gelişmeler bağlı bazı açılımlar olsa da henüz genel durum değişmiş değildir.

3. Veri Kirliliği: “MNAR” ve Algoritmik Adaletsizlik

Algoritmik kararların tarafsız olduğu inancı, verinin kusursuz olduğu yanılgısına dayanır. Oysa ceza adaleti verileri doğası gereği “kirli” ve eksiktir. İstatistiki olarak “Rastlantısal Olmayan Kayıp Veri” (MNAR – Missing Not At Random) olarak tanımlanan bu durum, sistemin sistematik olarak belirli grupları (örneğin azınlıkları) cezalandırmasına yol açar.

Virginia İnfaz Komisyonu’nun paylaştığı rakamlar bu kirliliğin boyutunu açıkça gözler önüne seriyor:

  • Vakaların %45’inde cinsiyet verisi eksiktir.
  • Sabıka kayıtlarının %35’inde ırk bilgisi girilmemiştir.
  • Hırsızlık vakalarının %68’inde çalınan eşyanın değeri belirtilmemiştir.
  • Uyuşturucu davalarının %49’unda madde türü verisi yoktur.

“Bias in, bias out” (Yanlılık girerse, yanlılık çıkar) ilkesi gereği, bu hatalı veriler yapay zeka tarafından devasa bir sistematik adaletsizliğe dönüştürülür. New York’taki DNA analiz yazılımı (FST) örneğinde olduğu gibi; kodlar ancak bağımsız uzmanlarca açılıp incelendiğinde, yazılımın ırk gruplandırmasında ve hesaplamalarında korkunç hatalar yaptığı anlaşılmış ve kullanımı derhal durdurulmuştur. Buna rağmen bu alandaki gelişmeler, sınırları zorlamaya devam etmektedir.

4. AB Yapay Zeka Yasası: Risk Basamakları ve Uygulayıcı Sorumluluğu

Avrupa Birliği Yapay Zeka Yasası (EU AI Act), bu riskleri yönetmek için net bir hiyerarşi kurar. Yasada “Geliştiriciler” (Providers) ve “Uygulayıcılar/Deployers” (Polis, mahkeme vb.) arasında keskin bir görev ayrımı vardır. Yasanın Annex III (Ek III) maddesinde listelenen şu uygulamalar doğrudan “Yüksek Riskli” kabul edilir ve sıkı denetime tabidir:

  • Poligraflar (Yalan makineleri).
  • Ceza soruşturmalarında delil güvenilirliğinin değerlendirilmesi.
  • Geçmiş verilere dayanarak bir kişinin suç işleme riskinin analizi.

Buna karşılık, sosyal puanlama (social scoring) ve iş yerinde duygu tespiti gibi uygulamalar “Kabul Edilemez Risk” kapsamında tamamen yasaklanmıştır. Yasa, yüksek riskli sistemlerin tasarım aşamasından itibaren şeffaf, denetlenebilir ve insan gözetimine açık olmasını bir tercih değil, hukuki bir zorunluluk olarak tanımlar.

5. Adil Yargılanma Hakkı: “Cam Kutu” Bir Anayasal Gerekliliktir

Hukuk sistemimizde “ticari sır” (trade secret) savunması, genellikle sanığın savunma hakkının önüne bir set olarak çekilir. Loomis davasında mahkeme algoritmik gizliliği korumaya meyletmiş olsa da, güncel içtihatlar bu eğilimi sarsmaktadır. State v. Chun (alkolmetre kod hataları), State v. Pickett ve State v. Arteaga gibi davalar, mülkiyet haklarının, bireyin özgürlüğünden daha üstün olamayacağını vurgular.

Savunma makamının aleyhindeki delili (kaynak kodu, veri setini ve algoritma mantığını) sorgulayamaması, doğrudan anayasal savunma hakkını felç eder. Stability AI v. Getty Images davasında görüldüğü üzere, modellerin izinsiz verilerle eğitilmesi mülkiyet krizlerine yol açarken; mahkemelerde kullanılan “kara kutu” modeller, adil yargılanma hakkı üzerinde telafisi imkansız hasarlar bırakmaktadır. Eğer bir model, cam kutu (yorumlanabilir) yaklaşımıyla aynı doğruluğu sağlayabiliyorsa, mülkiyet haklarını gerekçe göstererek şeffaflıktan kaçınmak hukuken kabul edilemez bir “tercihtir.”

Sonuç: Algoritmik Adaletin Şafağında Bir Soru

Yapay zekanın hukuktaki varlığı artık bir tercih değil, bir olgudur. Ancak bu varlık, sadece cam kutu şeffaflığıyla güvenli hale getirilebilir. Bu konular üzerine çalışan birisi olarak görüşüm nettir: “Yorumlanabilirlik” teknik bir detay değil, anayasal bir zorunluluktur. Hukukta şeffahlık, savunma hakkı, bilgi edinme hakkı gibi temel hakları içerir. Bunlar hukuk devleti ve de ahlakı için zorunlu niteliklerdir. Özgürlüğünüzü, hayatınızı veya haklarınızı etkileyen bir sistemin, bu kararı neden verdiğini sizinle aynı mantık silsilesi içinde paylaşamaması adaletin ruhuna aykırıdır. Bu teknoloji karar gerekçeleri ile beraber, karar usulünü/mekanizmasını da açıklayabilmelidir. Bu ayrıca savunma hakkı için de zorunlu bir durumdur.

Hukukun geleceği şekillenirken kendimize şu can alıcı soruyu sormalıyız: “Özgürlüğünüz hakkında karar veren bir zekanın, neden ve nasıl bu kararı verdiğini açıklayamaması, teknolojik bir imkansızlık ve/veya eksiklik mi yoksa, stratejik bir hamlemidir?”

İran Nükleer Programının Kronolojisi ve Etkileri

İran’ın nükleer programı, 1950’lerde sivil amaçlara dayalı enerji üretimi hedefiyle başlamış; zaman içinde bölgesel güvenlik dinamikleri, uluslararası gerilimler ve diplomatik süreçler çerçevesinde çeşitli aşamalardan geçmiştir. Programın güncel durumunun anlaşılabilmesi için tarihsel gelişimin kronolojik olarak değerlendirilmesi önem taşımaktadır.

1950’ler – 1970’ler: Sivil Amaçlı Başlangıç ve Uluslararası İşbirliği

İran’ın nükleer faaliyetleri, Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde ABD’nin “Barış İçin Atom” programı kapsamında başlatılmıştır. 1967’de ABD tarafından sağlanan 5 MW gücündeki Tahran Araştırma Reaktörü, yüksek zenginleştirilmiş uranyum yakıtı ile faaliyete geçmiştir.

İran, 1968’de Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı imzalamış ve 1970’te yürürlüğe koymuştur. 1974’te İran Atom Enerjisi Kurumu kurulmuş; İran’ın bu dönemde uzun vadeli hedefi, yabancı ortaklar aracılığıyla geniş ölçekli nükleer enerji kapasitesi oluşturmaktı. Siemens ile Buşehr Nükleer Santrali sözleşmesi ve Eurodif konsorsiyumuna yapılan yatırım bu çerçevede gerçekleşmiştir.

1979 – 2002: Devrim Sonrası Dönem, Güvenlik Algısı ve Tartışmalı Projeler

1979’daki İslam Devrimi sonrasında yeni yönetim, nükleer faaliyetleri başlangıçta sınırlamış ve bazı yabancı firmalar ülkeden ayrılmıştır. Ancak İran-Irak Savaşı sırasında yaşanan saldırılar ve kimyasal silah kullanımı, İran’ın güvenlik algısında belirgin bir değişime yol açmıştır. Bu dönemde İran’ın nükleer programını yeniden şekillendirdiği ve bazı tesisleri geliştirdiği bilinmektedir.

1990’lı yıllarda, çeşitli uluslararası kaynaklarda İran’ın bazı araştırma ve geliştirme çalışmalarına yöneldiğine dair açıklamalar yer almıştır. Ayrıca Pakistanlı bilim insanı A.Q. Khan ağı üzerinden bazı santrifüj tasarımlarının temin edildiğine dair iddialar bulunmaktadır. Bu süreçte Rusya ile Buşehr santralinin tamamlanmasına yönelik işbirliği de sürdürülmüştür.

Uluslararası raporlarda, “AMAD Projesi” adı verilen çalışmaların varlığına ilişkin bilgiler yer almakla birlikte, bu çalışmaların kapsamı ve amacı konusunda ülkeler arasında değerlendirme farklılıkları bulunmaktadır. ABD istihbarat raporları, söz konusu faaliyetlerin 2003 civarında durdurulduğunu öne sürmüştür; ancak bu raporların bazı unsurları uzman çevrelerde tartışılmaya devam etmektedir.

2002 – 2013: Tesislerin Gündeme Gelmesi, Diplomasi Çabaları ve Yaptırımlar

2002’de Natanz ve Arak tesislerinin uluslararası kamuoyuna taşınması, İran’ın nükleer programını küresel düzeyde tartışılır hale getirmiştir. Bu gelişme sonrasında İran, 2003’te AB-3 ülkeleriyle yürüttüğü görüşmeler çerçevesinde zenginleştirme faaliyetlerini geçici olarak durdurmuş ve IAEA’nın Ek Protokolü’nü kabul etmiştir.

2005’te yönetim değişimiyle birlikte İran, Ek Protokol uygulamalarını askıya almış ve zenginleştirme faaliyetlerine yeniden başlamıştır. Bu süreçte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından 2006–2010 yıllarında çeşitli yaptırımlar devreye sokulmuştur.

2009’da Fordow tesisinin ortaya çıkması ve 2010’da Natanz tesislerini etkilediği değerlendirilen Stuxnet siber saldırısı, programın uluslararası gündemde daha fazla yer almasına neden olmuştur.

2013 – 2018: Nükleer Anlaşma (JCPOA) ve Görece İstikrar Dönemi

2013’te başlayan diplomatik açılım süreci sonucunda, 2015 yılında İran ile P5+1 ülkeleri arasında Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) imzalanmıştır. Bu anlaşma çerçevesinde İran:

-uranyum zenginleştirmesini %3,67 seviyesinde sınırlandırmayı,

-zenginleştirilmiş uranyum stokunu 300 kg’a düşürmeyi,

-Arak ağır su reaktörünün çekirdeğini devre dışı bırakmayı,

-kapsamlı IAEA denetimlerine izin vermeyi

kabul etmiştir. Karşılığında nükleer odaklı yaptırımların kaldırılması öngörülmüştür. 

2018’de ABD’nin anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesi, anlaşmanın uygulanabilirliğini zayıflatmış ve taraflar arasında yeni bir belirsizlik dönemi yaratmıştır.

2019 – 2024: Anlaşmanın Aşamalı Olarak Aşılması ve Artan Gerilim

ABD’nin çekilmesinin ardından İran, JCPOA kapsamındaki bazı taahhütleri aşamalı olarak durdurduğunu duyurmuştur. Bu dönemde uranyum zenginleştirme seviyeleri yükselmiş, gelişmiş santrifüjlerin kullanımı artmış ve bazı IAEA gözetim mekanizmaları kısıtlanmıştır.

IAEA raporlarında, zaman zaman yüksek saflıkta uranyum tespit edildiği bildirilmiştir. Diplomatik görüşmeler gerçekleştirilmiş olsa da bu süreç süreklilik kazanamamıştır.

2025 – 2026: Artan Askerî Gerilim ve Bölgesel Çatışma Dinamikleri

2025–2026 yıllarına ilişkin gelişmeler, çeşitli kaynaklarda öne sürülen senaryolarla benzerlik taşımakla birlikte, bu dönemle ilgili bilgi ve iddialar farklı değerlendirmelere konu olabilmektedir. Bu kapsamda, İran’ın bazı nükleer faaliyetleri sürdürdüğü, IAEA’nın 2025’te çeşitli endişeler dile getirdiği ve bölgedeki gerilimin artarak askeri operasyonlara dönüştüğü belirtilmektedir.

Bu operasyonların kapsamı, etkileri ve tarafların beyanları farklı uluslararası kaynaklarda değişen şekillerde yer aldığı için, bu döneme ilişkin bilgilerin ihtiyatla değerlendirilmesi gerekmektedir.

Sonuç

1967’de tamamen sivil amaçlarla başlayan İran nükleer programı, farklı dönemlerde değişen güvenlik algıları, diplomatik girişimler, yaptırımlar, teknik gelişmeler ve uluslararası anlaşmalar sonucunda çok boyutlu bir yapıya dönüşmüştür. Programın tarihsel gelişimi, bölgesel güvenlik ortamı ve uluslararası politikanın etkisi altında sürekli değişmiştir. Güncel tablo ise geçmişte yaşanan bu çok yönlü süreçlerin birikimli sonucu olarak değerlendirilebilir. İran’ın sürekli tehdit altında kalması, özellikle İsrail’in yayılmacı politikaları ve nükleer silaha sahip olması tüm bölge ülkeleri için güvenlik sorunu haline gelmiştir. Bu sorunun barışçıl çözümü, bölgesel güç dengelerinin yeniden kurulması ile mümkündür. Amerika’nın İsrail’in güvenliği için tüm bölgeyi hatta Dünya güvenliğini tehdit edici politikalar izlemesi, hem bölge hem de Amerika için uzun vadeli bir istikrarsızlığa sebep olmaktadır. Uluslararası hukukun ve mekanizmaların devre dışı kalması, doğal olarak İran dahil tüm ülkeleri savunma merkezli yatırımlara ve sivil alanlardaki hizmetlerde kısıtlamalara sebep olmaktadır. Herkesin bildiği üzere bu savaşın ana nedeni ekonomik kaynaklara sahip olmaktır. Bu sorunun çözümü  petrol ve enerji kaynaklarının barışçı işbirlikleri ile bölge insanlarının ve ihtiyaçlı ülkelerle kurulacak ortaklıklarla mümkündür. Bu bölgenin ve Dünya barışının korunması için zorunluluk ifade etmektedir. Şüphesiz ki bu çatışma ortamından sadece silah ve savaş baronları faydalanmaktadır. Özellikler barış söylemleri ile seçim Kazanan Trump’ın bölge ve Dünya barışını tehdit eder bir duruma gelmesinin Amerika’da da siyasi sonuçlar doğuracağı açıktır. Trump 2016 ABD seçimlerine Rusya’nın müdahale ettiği iddiası üzerine özel savcı Robert Mueller tarafından yürütülen soruşturma, Trump döneminin en büyük siyasi krizlerinden biri oldu. Rusya’yı ABD’nin seçimlerine karışmakla  suçlayan Trump bugünlerde ülke siyasilerine suikast, ülke liderlerini kaçırma, hatta muhalif gördüğü ülkelerin “siyasi liderlerini ben belirleyeceğim” siyaseti gütmektedir. Bu durumun demokrasi, insan hakları ve de hukuk mantığı ile açıklanması mümkün değildir. Trump ve Netanyahu’nun güce dayalı yıldırma politikaları ülke halklarının iradesini, bir başka ifade ile demokrasiyi ve ülkelerin egemenliklerini devre dışı bırakarak bir çeşit uluslararası vesayet sisteminin kurulmasına sebep olmaktadır. Böyle bir sistemim halkların vicdanında kabul görmesi ve sürdürülebilmesi mümkün değildir. Bu politikalarda dinsel söylemlerin kullanılması, çatışma zeminini medeniyetler çatışmasına dönüştürmekte ve dinin bu çatışmalarda araçsallaştırılmasına sebep olmaktadır. Bu durum insanlığın vicdanında tamiri çok zor yaralar açmaktadır. Çatışmada etnik kökenlere yönelik kışkırtıcı söylemlerler de bölge halkları arasında tamiri çok zor düşmanlıklara sebep olmaktadır. Bu sorun akıl ve vicdan sahibi tüm insanların ortak değerlerine saygıyı esas alan barışçıl politikalar ve buna samimiyet bağlı politikacıların ortak çalışması ile çözülebilir.

Din, Siyaset ve Retoriğin İmtihanı: Ahlaki İlkelere Rağmen Araçsallaştırılan İnanç (İran, İsrail ve Amerika Siyaseti Bağlamında)

Din, Siyaset ve Retoriğin İmtihanı: Ahlaki İlkelere Rağmen Araçsallaştırılan İnanç

Bu yazı, güncel uluslararası siyasette dinî/ahlaki dilin meşruiyet inşası, psikolojik harp, kamu diplomasisi ve iç konsolidasyon aracı olarak kullanılışını, ABD–İsrail–İran eksenindeki örnekler üzerinden yapılan bir analizdir. Bulgular, siyasilerin “iyi–kötü”, “varoluş–yok oluş” ve “fetva–meşruiyet” çerçeveleriyle kurdukları güç stratejileri çoğu zaman dinin ahlaki değerleri, insan hakları ve insancıl hukuk ilkeleri ile çatıştığını gösteriyor.

1. İran: “Nükleer Fetva”nın Siyasallaşması ve Şiddet Jeopolitiği

İran’ın nükleer söyleminde “silahların haramlığı” vurgusu, yıllardır “barışçıl program” iddiasının ahlaki dayanağı olarak sunuluyor; fakat literatür, bu fetva anlatısının çoğu zaman yazılı/bind edici bir fıkhî hükümden ziyade müzakere aracı ve değişken bir siyasal söylem olarak kullanıldığı değerlendirilmektedir. İranlı müzakerecilerin 2004’te “fetva” temasını gündeme müzakere taktiği olarak devreye soktuklarını aktaran analizler ile, “haram” ifadesinin genellikle kullanım ile sınırlı tutulduğunu ve geliştirme/edinme konularında belirsizlik bıraktığını gösteren çalışmalar bu yorumu destekler niteliktedir.

Bu arada Tahran’ın “direniş ekseni” çerçevesinde silahlı vekil aktörlere sağladığı destek (Hizbullah, Hamas, Husiler vd.) fiilî güç projeksiyonuna hizmet ederken, içeride “ahlaki üstünlük” vurgusunu sürdüren söylemle normatif bir gerilime sebep olmaktadır. ABD Kongre Araştırma Servisi’nin raporları ve bölge uzmanlığı kaynakları, İran’ın IRGC–Kudüs Gücü üzerinden ağ örgütlenmesini ayrıntılandırır. Dahası, “Kadın–Yaşam–Özgürlük” protestolarına yönelik ölçüsüz güç kullanımı, keyfi tutuklamalar ve işkence iddiaları, rejimin içeride savunduğu adalet–merhamet temalarına açıkça aykırı bulundu; BM mekanizmaları, Amnesty ve HRW kapsamlı belgeler yayımladı. Ancak İran’ın sürekli baskı ve ambargolar altında bırakılması, İran’ı içine kapanmaya ve savuma stratejisine ittiğini, bu yüzden birçok akademisyen İran’ın baskı ve ambargo altında kalmaması durumunda, daha özgürlükçü politikalara yöneleceğini belirtmektedir.

Değerlendirme: İslam’ın canın dokunulmazlığı ve adalet gibi evrensel ilkeleriyle, vekâlet şiddeti ve iç baskı pratikleri arasında ahlaki tutarsızlık belirgindir. Fetva söylemi, normatif taahhüt yerine stratejik muğlaklık üretirse, inancın etik gücü aşınır. Ancak İsrail’in yayılmacı politikası, dini söylemlere dayandırılan vadedilmiş toprakları gibi ülkelerin egemenlik ve bağımsızlık haklarını ihlal eden söylemler olaya dini ve siyasi bir boyut kazandırmaktadır. Bu söylem ve eylemler İran için meşru bir savunma zemini varetmektedir.

2. İsrail: Varoluş Retoriği, Dini Sembolizm ve Sivil Koruma Yükümlülüğü

İsrail siyasetinde “varoluşsal tehdit” dili, zaman zaman dinî referanslarla pekiştiriliyor. Örneğin Başbakan’ın “Amalek’i hatırla” alıntısı, resmi kayıtlarda da görüldüğü üzere savaş zamanı konuşmalarında tekrarlandı; bu söylemin anlamı, iç/dış kamuoyunda geniş tartışmalara yol açtı.  Savunma Bakanı’nın Gazze’ye ilişkin “insan hayvanlarıyla savaşıyoruz” cümlesi gibi insanlı dışı, tahrik edici ifadelerse, savaş hukukunun sivil zararları sınırlama mantığıyla çarpıcı bir etik çatışma yaratmaktadır.

Geniş çaplı sivil kayıplar ve altyapı yıkımına ilişkin OCHA güncellemeleri ve bağımsız ölüm oranı tahminleri, sivil korunması yükümlülüklerinin pratikte zayıfladığına işaret etti. Paralelde, yerleşim genişlemesi ve yerleşimci şiddetindeki artışın, hem uluslararası hukukta yasadışı sayıldığı hem de sahadaki koşullandırıcı şiddeti tırmandırdığına dair AB/BM raporları mevcut. BM raporları ve kararlarına rağmen İsral’in hukuk eksenli değil güç eksenli siyasete yönelmesi doğal olarak istikrarı ve ortak bir çözümü zorlaştırmaktadır.

Değerlendirme: Yahudi geleneğinde “pikuach nefesh” (can kurtarma) ve adalet gibi ilkeler merkezîdir; buna karşılık dinî–tarihî sembolizm ile yürütülen maksimalist güç kullanımı ile işgal ve genişleme politikaları, hem insancıl hukuk ilkeleri (ayrım, orantı, ihtiyat) hem de evrensel etik ilkelerle açık bir çelişki içindedir. İsrail ile yaşanan ve bazen din ekseninde yürütülmeye çalışılan şiddet ve istismarı meşrulaştırıcı politikalar güvensizliği arttırmakta, bu çatışmaları ürettiği nefret söylemleri nefret odaklı kontrolü çok güç yıkıcı bir enerji birikiminin oluşmasına sebep olmaktadır. Bu nefret ortamının yarattığı riskler silah ve savaş ekonomisi için yeni fırsatlar varetmektedir. İsrail’in Amerika’nın desteği olmadan bu tür güce dayalı siyaseti sürdürmesi mümkün değildir. Burada sorulması gereken soru İsrail’in bu coğrafyada barışçıl bir çözüm imkanı görüp görmediği, görüyorsa ne veya nasıl olduğudur. Yine cevap bekleyen diğer bir soru ise Amerikan siyasetinin neden bu kadar büyük riskleri alıp İsrail’e bu saldırgan politikalarında destek verdiğidir. Amerika birçok körfez ülkesine savunma desteği verirken, aynı zamanda neden İsrail’e de saldırı desteği vermektedir? Bunun mantıklı tek açıklaması, savaş ekonomisini sürdürme arzusu olabilir.

İsrail’in bu senaryoların dışına çıkıp, BM kararlarına uyarak işgal ettiği topraklardan çekilmesi, bunun karşılığında da kendisine uluslararası güvenlik garantisi verilerek, bölge kaynaklarından yararlanabilmesi için ticari ortaklık kurulması en makul çözüm olarak gözükmektedir.

3. ABD: “İyi–Kötü” İkilemi, Evanjelik Siyaset ve İnsan Hakları İkilemleri

ABD’nin dış politika söylemi sıklıkla ahlaki ikilikler üzerinde yükselir: 2002 “şer ekseni” hitabı bunun sembolüdür. Bu çerçeve, dış müdahaleler ve güvenlik siyaseti için toplumsal meşruiyet üretirken; müzakere alanını daraltma ve çatışma riskini artırma etkileri nedeniyle eleştirilmektedir.  Güncel olarak, Evanjelik/Christian Zionist çevrelerin İsrail siyasetine etkisine dair araştırmalar, teolojik inançların belirli dış politika tercihlerine yüksek korelasyonla bağlandığını gösteriyor. Peki böyle bir dini strateji uzun vadede bölgeye ve Amerika’ya olumlu anlamda ne getirebilir? Bu strateji yüksek maliyetli ve risk oranı büyük, sürdürülebilirliği zayıf bir stratejidir.

Amerikan siyasetinin yüksek ahlaki retoriğine rağmen sahadaki uygulamalar ciddi çelişkiler içermektedir. 2021 Kabil İHA saldırısının sebep olduğu sivilleri ölümünün “trajik bir hata” olarak kabul edilmesi, yıllarca Afganis’tanda ağır bedellere mal olan bir savaşa neden olması, İran’a yapılan operasyonda 185 kız öğrencinin öldürülmesi, Irak ve Suriye’de yaşanan insanlık dramları Amerikan siyasi tarihinin kara sayfalarını oluşturmaktadır. İran’ın dini liderine düzenlenen süikasti o kötü bir insandı söylemi ile meşrulaştırma gayreti gösteren Trump ve ekibi, İsrail’ın sivil ve çocuklara saldırılarına, İran’da 185 kız çocuk dahil bir çok sivil insanın ölümüne sessiz hatta bunları destekleyici söylem ve eylemlerde bulunması, insani kaygılar siyasi söylemi ile güvenlik mantığı arasındaki kopukluğun çarpıcı bazı örnekleridir. İsrail–Hamas savaşı bağlamında başkanlık açıklamaları “demokrasiye karşı terör” ekseninde güçlü bir ahlaki çerçeve görüntüsü verirken, sahadaki sivil kayıpları tartışmaları ve işgal politikaları bu söylemlerle eylemler arasında açık çelişki Amerikan siyasetine güveni sarsmakta, korkuya dayalı bir taraftarlığın oluşmasına sebep olmaktadır. Bu ve benzeri olaylar Amerika’nın güç, baskı ve sömürgeci bir doktrine doğru kaydığına dair ciddi endişelerin oluşmasına, Amerika’yı insanlık medeniyetinin önçülüğü yerine, korku kaynağı olarak algılanmasın yolaçmaktadır.

Değerlendirme: Ahlaki üstünlük retoriğinin insan hakları sonuçlarıyla tutarlılığı sınandığında, orantı–ihtiyat–ayrım ilkeleriyle desteklenen şeffaf hesap verebilirlik şarttır; aksi hâlde demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleri inandırıcılığını kaybeder. Etik ve hukuki inandırıcılık kaybolduğunda, baskı ve güç kullanımı zorunluymuş gibi hissedilmeye başlanır. Şu anda ABD’nin siyasi ruhaniyeti bu hale bürünmüştür. Dikkat edildiğinde tüm hukuk ve ahlak dışı politikalar, toplum vicdanlarında yaralar açtığından, kitlelerin vicdani tepkilerinin engellemesi için, şiddet ve sömürü politikaları insan hakları, demokrasi, özgürlük gibi söylemlerde meşrulaştırmaya çalışılmaktadır. Şüphesiz ki demokrasi, özgürlük ve insan hakları insanlığın en yüksek özlemleridir ve açı ile yoğrulmuş hayat tecrübeleri sonucu bunların değeri anlaşışmıştır. Ne gariptir ki bu tür eylem ve söylemlerin petrol ve gaz gibi ekonomik kaynaklara sahip olan ülkelere yönelik saldırılarda kullanılması, bu kavramların sosyal, siyasi ve psikolojik değerini düşürmektedir.

4. Evrensel İlke Çerçevesi: İnsancıl Hukuk ve İnsan Hakları

BM Şartı’nın kuvvet kullanma yasağı ve meşru müdafaa istisnası ile, insancıl hukukun ayrım–orantı–ihtiyat ilkeleri sivil hayatı korumayı amaçlar. Bu ilkeler, dinsel/ahlaki retoriğin hangi taraftan gelirse gelsin sınanacağı ortak normatif zemindir.

5. Sonuç ve Normatif Öneri

Din, özünde insan onurunu, adaleti, merhameti ve barışı önceleyen evrensel etik değerle üzerine kuruludur ve esas amacı insanlığın ortak vicdanı ve ahlakını korumaktır. Dinin siyaseti ahlak ekseninde tutma misyonu zayıflarsa siyasi provokasyon ve manipülayson aracına dönüştürülmüş olur. Bu durum dinin etik zemini aşındırarak zülüm ve haksızlığın meşrulaştırma aracına dönüşmesine sebep olur. Bu durumdan korunabilmek için politika-din ilişkisinin meşruiyeti, söylenen ile yapılan arasındaki tutarlılıkla ve insan hakları/insancıl hukuk uyumuyla ölçülmelidir.

İyi yönetişim için: Dinî referansların kullanıldığı her politik söylem, somut sivil koruma standartları (ayrım, orantı, ihtiyat), hesap verebilirlik ve şeffaf veri ile ex ante ve ex post denetime tabi olmalıdır.

Yeni Dünya Düzeni Sorunu

1. Yeni Dünya Düzeni Bağlamında Kriz Analizi

2025–2026 yıllarında ABD, İsrail ve İran arasında yaşanan savaş, yalnızca bölgesel bir çatışma değil; küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği çok kutuplu düzenin sınandığı bir krizdir.

ABD’nin bölgeden çekilme eğilimi, bazı güçleri harekete geçirmiş gözükmektedir. Bu durum Türkiye ve Suudi Arabistan gibi orta güçlerin bağımsız ittifaklar kurmasına da zemin hazırlamıştır. ABD’nin Venezuela, Grönland ve Kanada’ya yönelik güç eksenli operasyonel politikaları, Washington’ın yeni doktrininin, uluslararası hukuku aşan askeri güç ve caydırıcılık merkezli olduğu algısını güçlendirmiştir. Birleşmiş Milletler’in beş daimi üyesi olan ABD, Rusya, İngiltere, Çin ve Fransa’nın uluslararası çatışmaların baş aktörleri olması, en büyük silah ticareti ve savaş stratejilerinin mimarları olması Birleşmiş Milletlerin Dünya barışını koruma misyonunu işlevsiz hale getirmektedir. Bu sorunun çözümü için insanlığın eski tecrübeleri ve yeni beklentileri doğrultusunda uluslararası dengesizliği giderecek yeni bir uluslararası yapılanmaya gidilmesi gerekir. Bu yapılanma, güce dayalı tehdit stratejisi üzerine değil; uluslararası hukuk ve genel insani ahlaki değerler üzerinden yeniden yapılandırıldığı, uluslararası güveni yeniden inşa edebilen bir organizasyon olmalıdır. Mevcut anlayış daha çok korku, daha çok korku için daha büyük süikast ve öldürmeleri zorunlu kılan bir stratejiyi zorunlu hale getirmektedir.

BM Güvenlik Konseyi’nde büyük güçler arasındaki kutuplaşma, kurumun felç olmasına yol açmıştır. ABD’nin diplomasi yerine rejim değişikliğine odaklanan askeri operasyonları, silah kontrolü ve müzakere mekanizmalarını zayıflatmıştır.

Rusya ve Çin Faktörü:

İran, Rusya ve Çin ile işbirliği arayışına girmiş; ancak bu aktörler doğrudan müdahaleden kaçınarak krizi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmıştır. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, enerji fiyatlarını küresel ölçekte tehdit etmiş ve tedarik zincirlerinin stratejik bir silah haline geldiğini göstermiştir.

2. Çözüm Önerileri

Uzman raporları, krizin yönetimi için üç temel alana odaklanmaktadır:

İran İçinde Daha Katılımcı Yönetim Modeli: Irak örneğindeki hatalardan kaçınarak kapsayıcı bir Ulusal Uzlaşma Konseyi kurulmalı; farklı toplumsal gruplar sürece dahil edilmeli, liderlik dış müdahalelerle değil iç dinamiklerle belirlenmelidir. Af ve hesap verebilirlik mekanizmaları birlikte işletilmeli, İran bölünmeden daha geniş katılım ve daha geniş özgürlükler sağlanarak sistem güncellenmelidir.

Bölgesel Güvenlik ve Nükleer Silahsızlanma: Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA)’nın Irak tecrübesinde uğradığı güven kaybının giderilebilmesi için uluslararası güç dengeleri dikkate alınarak, güven ve barışı koruyabilecek, istismardan korunabilecek, güven sağlayıcı ve şeffaf yeni bir yapıya kavuşturulmalıdır. Denetiminde yeni bir nükleer anlaşma paketi gündeme alınmalı; nükleer silah stratejileri, Amerikan ve İsrail’in ve diğer nükleer silah sahibi ülkelerin bölge ve Dünya barışışını tehdide dayalı siyasal baskısını dengeleyecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. Bu denge içerisinde Amerika’nın emperyalist söylem ve elemleri ile İsrail’in yayılmacı ve tehditkar siyasetlerini engelleyici, insan hakları temelli karşılıklı ortak menfaatleri koruyucu insancıl yeni politikalar geliştirilmelidir.

Ekonomi ve İnsani Yardım: Enerji piyasalarının istikrarı için stratejik rezervler devreye sokulmalı; İran’da altyapı çöküşü nedeniyle oluşabilecek insani krizleri önlemek için yardım koridorları açılmalıdır. Dünya Bankası, yeni barış ve güvenlik doktrinine uygun olarak uluslararası dengeler de dikkate alınarak yeniden yapılandırılmalıdır. İşsizlik ve fakirlik gibi ciddi insani sorular dikkate alınarak, tüm insanlığın geleceğini güvence altına alan, açlık ve fakirliği kaldıran yeni bir finans politikası geliştirilmelidir.

Sonuç

Bu kriz, askeri güç kullanımının tek başına kalıcı çözüm üretmediğini göstermektedir. Barışın sağlanabilmesi, bölge ülkelerinin güvenlik mimarisine aktif katılımı, İran halkının demokratik iradesi ile birliğinin desteklenmesi ve işleyen diplomatik mekanizmaların yeniden tesisi ile mümkündür. Bu da insanlığın ortak vicdanı ve ihtiyaçlarını dikkate alan yeni bir siyasi anlayışın inşası ile mümkündür. Korkularla yönetilen, insanın insanı köleleştirdiği bir düzen değil, evrensel hukuki ve ahlaki değerlerle güvence altına alınan bir düzen insanlığa bırakabileceğimiz en güzel miras olacaktır. Akademisyenler, din adamları ve siyasiler gelecek nesilleri göz yaşı ve vahşeti değil; insan olmanın onur ve şerefini hissettiren bir miras için birlikte çalışmalıdırlar. Tarih boyunca bütün peygamberlerin ve vicdan sahibi insanları en yüksek özlemi bu olmuştur.

Adalet Algoritmaya Emanet mi?

Adalet Algoritmaya Emanet mi?

Yapay zekâ artık sadece teknoloji şirketlerinin laboratuvarlarında değil. Mahkeme salonlarında, hukuk bürolarında, sözleşme masalarında ve hatta arabuluculuk platformlarında karşımıza çıkıyor. Soruyu doğrudan soralım: Adalet algoritmalara mı emanet ediliyor? Bu soru abartılı değil. Çünkü yapay zekâ, hukuk dünyasında sessiz ama köklü bir dönüşüm başlatmış durumda.

Hızlı Hukuk, Ucuz Hukuk, Erişilebilir Hukuk

Eskiden günler süren içtihat araştırmaları bugün saniyeler içinde yapılabiliyor. Büyük veri havuzlarını tarayan sistemler, ilgili kararları ve mevzuat değişikliklerini anında önümüze getiriyor. Milyonlarca sayfalık dijital belgenin incelendiği e-keşif süreçleri artık insan emeğine kıyasla çok daha hızlı ve daha tutarlı yürütülebiliyor. Üretken yapay zekâ araçları ise dilekçe ve sözleşmeler için ilk taslakları hazırlıyor. Bu, hukukçuların zamanını teknik yazım yerine stratejik düşünmeye ayırmasını sağlıyor.

Daha da önemlisi, düşük gelirli bireyler için temel hukuki yönlendirme sağlayan dijital sistemler, adalete erişimi kolaylaştırıyor. Kısacası tablo ilk bakışta umut verici. Ama madalyonun bir de diğer yüzü var.

Karar Var, Gerekçe Yoksa?

Hukukun temel ilkelerinden biri şudur: Kararlar gerekçeli olmalıdır. Bu hukuki ilke savunma hakkının kullanılabilmesi için zorunludur. Yapay zekâ sistemlerinin önemli bir kısmı ise kara kutu (black box) olarak çalışır. Sonuç üretir ama o sonuca nasıl vardığını açıklayamaz. Peki, bir algoritma kredi başvurunuzu reddederse, iş başvurunuzu elerse, ya da riskli bir birey olduğunuzu söylerse bunun nedenini öğrenme hakkınız yok mu? İşte burada ciddi bir sorun ortaya çıkıyor: Sorumluluk kime ait? Yanlış bir algoritmik kararın bedelini kim ödeyecek? Yazılımcı mı? Sistemi kullanan kurum mu? Algoritmalarla bağlantılı olan hukuki boşluk (responsibility gap) sorunu nasıl aşılacak, bu sorunun varlığı durumunda sorumluluk nasıl düzenlenecektir? Bu soruların cevapları henüz yapay zeka teknolojisi alanında netleşmiş değildir. Bu da algoritmik adalete güven bağlamında ciddi bir sorun oluşturmaktadır.

Mevcut hukuk düzenleri bazı özel istisnalar hariç yapay zekâyı bağımsız bir özne olarak değil, bir araç olarak görüyor. Bu nedenle zarar doğduğunda genellikle kurumsal aktörler sorumlu tutuluyor. Ancak teknik karmaşıklık arttıkça bu sorumluluk ilişkisi daha da belirsizleşiyor.

Veri, Telif ve Sessiz İhlaller

Yapay zekâ sistemleri devasa veri setleriyle eğitiliyor. Bu veri setlerinin içinde telifli eserler, kişisel bilgiler ve hassas içerikler bulunabiliyor. Bir model telifli bir esere çok benzeyen bir içerik üretirse bu ihlal midir? Kişisel veriler gerçekten tamamen silinebiliyor mu? Bu sorular henüz net cevaplara sahip değil. Ancak kesin olan şu: Veri koruma ve fikrî mülkiyet alanında ciddi gerilimler yaşanıyor.

Avrupa Ne Yapıyor?

Avrupa Birliği bu konuda risk temelli bir yaklaşım benimsedi. Bazı uygulamalar tamamen yasaklanıyor; bazıları ise “yüksek riskli” kabul edilerek sıkı denetime tabi tutuluyor. Ama düzenleme tek başına yeterli mi? Asıl mesele teknik değil, ahlaki ve hukuki meşruiyet meselesidir. Ayrıca risk tespitinde hata durumunda itiraz ve haklılık durumunda sorumluluk kime ait olacaktır gibi bir sorun daha gündeme gelmektedir.

Cam (Şeffaf) Kutu Talebi

Belki de önümüzdeki yılların en kritik talebi şu olacak: Algoritmaların şeffaflığı nasıl sağlayacağız. Çünkü algoritmaların yazılımları da telif hakkı koruması altında olabilmektedir. Bu kapalılık sebebiyle bir bireyi etkileyen algoritmik kararın mantığını öğrenme, sorgulama ve itiraz etme hakkı temel bir hak haline gelebilir. Çünkü adalet yalnızca doğru karar üretmek değildir; aynı zamanda hesap verebilir olmaktır. Bu konuda hukuka uygun açık yapay zeka algoritmaları üretme çalışmaları umut verici gözüküyor. Yapay zeka teknolojisi açısından bu imkansız bir durum değildir. Bunun hukuki bir zemine oturtulabilmesi için üretilen algoritmaların genel hukuk ilkeleriyle uyumlu olması zorunludur. Bunun başarılabilmesi için genel hukuk teorisi biliminin birikimlerinden yararlanılması zorunludur. Çünkü algoritmaya itiraz da hukuk mantığı içerisinde hukuki bir sorun haline gelebilir. Algoritma genel hukuk mantığına göre düzenlendiğinde itiraz riski azalır.

Son Söz

Yapay zekâ hukuku daha hızlı, daha ucuz ve daha erişilebilir hale getirebilir. Bu büyük bir fırsat. Ancak hız uğruna şeffaflıktan vazgeçersek, verimlilik uğruna hesap verebilirliği ihmal edersek, teknoloji adaleti güçlendirmek yerine zayıflatabilir. Sorun yapay zekâ değil; sorun, onu hangi ilkelerle yöneteceğimiz. Adaletin geleceği algoritmalarda olabilir; ama o algoritmaların insana hesap verdiği bir düzen kuramazsak, teknolojik ilerleme bizi hukuki gerilemeye götürebilir. Ve asıl tehlike de burada söz konusudur.

Not: Bu yazı hazırlanırken, akademik araştırmanın yanısıra yapay zeka desteğinden yararlanılmıştır.

Tufan Erhürman’ın Cumhurbaşkanı Seçilmesi Bağlamında Türkiye Basınında Kıbrıs Çözüm Modellerine Yaklaşımlar ve Jeopolitik Yansımalar

I. Seçim Sonuçların Genel Yaklaşımlar

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) 19 Ekim 2025 tarihinde gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimleri, Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Sayın Tufan Erhürman’ın yüzde 62,76’sını alarak ilk turda seçimi farklı şekilde kazanmasıyla sonuçlanmıştır. Bazılarına göre bu sonuç, sadece KKTC siyasetinde bir liderlik değişimi anlamına gelmemekte, aynı zamanda Kıbrıs sorununa yönelik politika paradigmasının yeniden müzakere eksenine kayması yönünde Kıbrıs Türk seçmeninin güçlü bir irade beyanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin, önceki dönemde açıkça desteklediği mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın savunduğu “egemen eşitlik temelinde iki devletli çözüm” tezine karşı halkın federasyon yönündeki iradesinin tezahürüdür.

Türkiye basınında Türkiye Cumhurbaşkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nın diplomatik normları yerine getirerek sonucu tebrik etmesi ve KKTC’nin demokratik olgunluğuna vurgu yapması yer alırken, diğer yanda, iktidar ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin seçim sonuçlarını reddeden ve KKTC’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne iltihakını talep eden radikal açıklamaları yer almıştır. Bu açıklama AKP ile MHP arasındaki siyasi bir gerilim şeklinde yorumlanmış olsa da bunun yeni bir strateji olması da muhtemeldir.

Yeni cumhurbaşkanı Erhürman, seçim sonrası yaptığı ilk açıklamalarda, Türkiye ile ilişkilerin “yaşamsal” öneme sahip olduğunu ve dış politikanın Türkiye Cumhuriyeti ile istişare edilmeksizin belirlenmesinin bugüne kadar hiç söz konusu olmadığını teyit ederek diplomatik bir denge kurma çabasına girişmiştir. Ancak analizler, Erhürman’ın izolasyondan çıkış için savunduğu federasyon temelli müzakerelere dönüş hedefinin, Türkiye’nin ulusalcı kanadında “ulusal davadan geri adım” olarak algılanarak Türkiye medyasının bu ikilemi kullanarak kamuoyunu kutuplaştırmaya devam etmesi gibi bir risk ortaya çıkmıştır. Ancak Ankara’nın, önümüzdeki dönemde hem Kuzey Kıbrıs’ın demokratik iradesine saygı göstermek hem de kendi jeopolitik önceliği olan İki Devletli Çözüm tezini koruyarak diplomatik denge kuracağı kanatindeyim.

II. KKTC 2025 Seçimleri: Sonuçların Siyasi ve Diplomatik Ağırlığı

A. Erhürman’ın Mandatının Gücü ve Seçmen Motivasyonları

Tufan Erhürman’ın cumhurbaşkanlığı seçimini ilk turda oyların %62,76’sını alarak kazanması, Kıbrıs Türk siyasi tarihinde dikkat çekici bir başarıdır ve KKTC halkının mevcut politik yönelimden köklü bir değişim beklentisini yansıtmaktadır. Seçime katılım oranı düşük olarak kaydedilmiş olsa da, Erhürman’ın rakibi olan ve Ankara’nın desteklediği belirtilen Ersin Tatar’dan yaklaşık iki kat fazla oy alması (%35,81), Ersin Tatar ile birlikte ona destek veren tüm partilerin ortak başarısızlığı olarak yorumlanmaktadır.

Bu ezici zaferin temelinde yatan motivasyonlar, Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı ekonomik ve siyasi izolasyondan duyduğu derin memnuniyetsizlik midir? Seçmen, jeopolitik güvenlik argümanlarının ötesine geçerek, somut yaşam kalitesini artıracak, izolasyonu sonlandıracak ve uluslararası topluma entegrasyonu sağlayacak bir çözüm modeline (Federasyon temelli müzakerelere dönüş) mi yönelmiştir?

B. Kıbrıs Sorununda Çözüm Ekolleri Çatışması: Federasyon vs. İki Devletli Çözüm

Erhürman’ın zaferi, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik iki ana ekol arasındaki bakış farkını yeniden gündeme getirmiştir. Bu durum, Türkiye basınındaki analizlerin de temel eksenini oluşturmaktadır.

Erhürman’ın Tezi (Federasyon Temelli Müzakereler): Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) geleneksel çizgisini takip eden Erhürman’ın politik çizgisi, iki devletli çözümün Kıbrıs Türklerinin ekonomik ve siyasi izolasyonunu sonlandırmak için gerçekçi bir yaklaşım olmadığı, uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler (BM) parametrelerinin hala Federasyon temelini koruduğu gerçeğine dayanmaktadır.

Ankara’nın ve Eski Yönetimin Tezi (İki Devletli Çözüm): 2020’den bu yana cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Ersin Tatar ve onu destekleyen Ankara, Kıbrıs Cumhuriyeti ile federasyon temelli müzakerelere karşı çıkmaktadır. Ankara’nın resmi politikası, Kıbrıs Türklerinin egemen ve eşit bir devlete sahip olduğu “iki devletli model” çözümünü savunmaktadır. Bu teze göre, doğrudan uçuş, doğrudan ticaret ve doğrudan temas (3D) talepleri karşılanmadığı müddetçe Kıbrıs Cumhuriyeti ile masaya oturulmaması gerektiği vurgulanmıştır. Türkiye’nin iki devletli çözüm politikası, Türk tarafının Annan Planı’na evet demesine rağmen mükafatlandırılması yerine haksız tavizlere zorlanarak cezalandırılmaya çalışılmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmış olmalıdır.

Erhürman’ın ezici zaferi, Kıbrıs Türk halkının artık ekonomik ve siyasi izolasyonun devam etmesini meşrulaştıran jeopolitik tez yerine, izolasyondan kurtulmayı önceliklendiren bir liderliği tercih ettiğini göstermekle birlikte, daha önce denenmiş ve başarısızlıkla sonuçlanmış federasyon girişimlerinin bu süreçte başarıya ulaşması pek olası gözükmemektedir. Bu durum, Türkiye’nin ulusalcı medyasında, “uluslararası topluma teslimiyet” veya “ulusal davadan sapma” olarak çerçevelenirken, muhalif medyada ise “rasyonel dış politika arayışı” olarak sunulmaktadır. Ankara, mevcut şartlarda Kıbrıs Türkünün siyasi tercih hakkına saygı göstermenin gereğini yapmakla birlikte, mevcut şartlarda nasıl bir denge kurulacağı zaman içerisinde ortaya çıkacaktır.

III. Ankara’nın Reaksiyonu Politik Spektrumda Kutuplaşma İşareti

Türkiye Cumhuriyeti’nin, KKTC seçim sonuçlarına verdiği tepki, politik spektrumda keskin bir kutuplaşma değil de Türk tarafının Annan Planı’na evet demesi ile oluşan yeni koşullara bağlı olarak oluşturulan yeni siyasi denge stratejisi olabilir. Devletin resmi diplomatik kabulü ile iktidar ortağının radikal ideolojik reddiyesi arasındaki bu çelişkili hal, Türkiye medyasının konuyu stratejik bir hamle olarak değil de Türkiye-KKTC siyasi ilişkilerinde keskin bir ayrışma gibi sunması, bu strateji ihtimalinin açık şekilde gözardı edilmesinden kaynaklanmaktadır.

A. İktidar Kanadının Resmi ve Diplomatik Çerçevelemesi: Kabul ve İtibar

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanlığı, seçim sonuçlarının hemen ardından diplomatik teamüllerin gereğini yerine getirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, resmi olmayan sonuçlara göre Cumhurbaşkanı seçilen Tufan Erhürman’ı tebrik eden bir mesaj yayımlamıştır. Bu mesajda, KKTC’nin sahip olduğu “demokratik olgunluğun bir kez daha gösterildiği” ve “Kıbrıs Türkü kardeşlerimizin iradesini sandığa yansıttığı” vurgulanmıştır. Dışişleri Bakanlığı da benzer şekilde, seçimlerin KKTC’deki “devlet geleneğini ve demokrasi kültürünü yansıttığını” belirterek tebriklerini iletmiştir.

Bu resmi kabul, uluslararası alanda Türkiye’nin, KKTC’deki demokratik süreçlere saygı duyduğu ve yeni süreçte makul siyasi zeminin korunacağının açık bir ifadesidir. Erdoğan yönetimi, Erhürman’ın politikalarının Ankara’nın mevcut İki Devletli Çözüm tezine aykırı olmasına rağmen, diplomatik kanalları açık tutmayı ve devletin sürekliliğini sağlamayı önceliklendirmiştir. Bu pragmatik duruş, Ankara’nın uluslararası itibarını koruma ve yeni şartlara uygun bir politika izleyeceği anlamına gelmektedir.

B. Milliyetçi Cephenin Reddiyeci ve İlhakçı Dili

Resmi diplomatik kabulün tam tersine, Cumhur İttifakı’nın ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, seçim sonuçlarına karşı son derece radikal bir reddiye ortaya koymuştur. Bahçeli, seçime katılım oranının (%64,87) düşük olduğunu öne sürerek, “Kıbrıs Türklüğünün kaderi bu katılımla temsil edilemeyecek durumdadır” açıklamasını yapmıştır.

Bu reddiyenin en çarpıcı noktası, Bahçeli’nin KKTC Parlamentosu’nun acilen toplanmasını, seçim sonuçlarını ve Federasyona dönüşü kabul edilemez ilan etmesini ve bunun yerine Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma (iltihak) kararı almasını talep etmesidir. Bu açıklama, Türkiye siyasetindeki ulusalcı kanadın, Kıbrıs Türk halkının Federasyon yönündeki iradesini, ulusal güvenlik kaygıları üzerinden tamamen geçersiz kılma ve Kıbrıs sorununu çözmek yerine statükoyu kökten değiştirme eğilimini göstermektedir. Bu söylem KKTC’nin varlığının adeta inkarı ve de Türkiye’nin bağımsız iki devlet politikasının ilgası anlamına gelmektedir. Bu tepki uluslararası arenada 1974 Barış Harekatı’nın bir barış harekatı olarak değil de işgal amaçlı bir harekat olarak değerlendirilmesine sebep olabilecek bir söylemdir.

Bu radikal tepki, Cumhur İttifakı içindeki ideolojik gerilime dönüşüp dönüşmeyeceği zaman içerisinde görülecektir. Erdoğan’ın diplomatik tebliği, siyasi pragmatizmi temsil ederken; Bahçeli’nin iltihak çağrısı, Erhürman’ın federasyon tezine karşı duyulan derin güvensizliğin ve ideolojik tavizsizliğin dışavurumudur. İktidar kanadındaki bu farklılaşma, Türkiye’nin Kıbrıs politikasında ortak bir duruş sergileyemediğini ve Kıbrıs meselesinin Türkiye’de ideolojik bir kutuplaşma aracı haline gelebilme riskini gündeme getirmektedir. Türkiye basını büyük oranda, bu iki zıt tepkiyi kullanarak, Erhürman zaferini ya “ulusal birliğe tehdit” ya da “demokrasiye saygı” çerçevesinde sunmuştur.

Aşağıdaki tablo, Türk siyasi aktörlerinin KKTC seçim sonuçlarına ilişkin reaksiyonlarının karşılaştırmalı analizini sunmaktadır:

Siyasi Aktör/GrupTemsil Edilen Çözüm ModeliReaksiyonun Ana TonuMesajın Odak NoktasıZincirleme Düşünce (Politik Çıkarım)
T.C. Cumhurbaşkanlığı/Dışişleriİki Devletli (Resmi Duruş)Diplomatik KabulKKTC’nin Demokratik Olgunluğu, Sürece Saygı Devletin sürekliliği ve uluslararası itibarı ve güç dengelerini koruma zorunluluğu.
MHP/Ulusalcı Kanatİki Devletli (Radikal/İltihakçı)Reddiyeci ve SertSeçim Sonucunu Geçersizleştirme, Federasyona Dönüş Reddi, İltihak Çağrısı İdeolojik tavizsizlik, ulusal davayı içeriden tehdit algılama.
Erhürman (CTP)Federasyon/MüzakereGüvence ve İşbirliği Arayışıİlişkilerin “Yaşamsal” Önemi, İstişare GeleneğiAnkara ile ilişkileri bozmadan policy change (politika değişimi) hedefini sürdürme.

C. Türkiye’nin Kampanya Sürecindeki Rolünün Eleştirisi ve Medya Yansımaları

KKTC seçimleri öncesinde Türkiye’den üst düzey siyasetçilerin, özellikle eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve eski Savunma Bakanı Hulusi Akar gibi isimlerin adaya giderek mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar lehine yoğun kampanya yürütmesi, Ankara’nın bu seçimin sonucuna verdiği önemi açıkça göstermiştir. Türkiye medyası, seçim sonuçlarını analiz ederken bu müdahale boyutuna geniş yer ayırmıştır.

Erhürman’ın zaferi, Ankara’nın yoğun destek kampanyasına rağmen gerçekleştiği yaygın kanaati Türkiye’nin etkinliği açısından ciddi bir başarısızlık olarak değerlendirilebilmektedir. Muhalif ve merkez medya çevreleri, bu müdahaleyi “KKTC’nin iç işlerine karışma” olarak lanse etmiş ve Erhürman’ın zaferini bu müdahaleye karşı Kıbrıs Türk halkının demokratik iradesinin ve direncinin bir tezahürü olarak görülmüştür. Bu durum Ankara’nın Kıbrıs Türk toplumunun siyasi tercihlerini kendi çizgisine çekme kabiliyetinin azaldığını ve Kıbrıs’taki “Anavatan” algısının artık sadece güvenlik eksenli değil, aynı zamanda egemen irade ve ekonomik refah eksenli olduğu, Erhürman’ın yeni dönemde Ankara ile kuracağı ilişkilerde, Kıbrıs Türkünün egemen iradesini daha güçlü savunabilme kapasitesini arttıracağı şeklinde yorumlanmaktadır.

IV. Türk Basınında Medya Çerçevelemesi ve İdeolojik Çatlaklar (Framing Analysis)

Tufan Erhürman’ın zaferi, Türkiye’deki medya kuruluşlarının ideolojik ayrışmalarını ve siyasi duruşlarını Kıbrıs meselesi üzerinden kristalleştiren bir olay olmuştur. Medya, aynı olayı tamamen zıt anlamlar yükleyerek kamuoyuna sunmuştur. Bu çerçeveleme farklılıkları, Türkiye’nin ulusal güvenlik öncelikleri ile Kıbrıs Türkünün refah ve meşruiyet arayışı arasındaki yapısal gerilimi yansıtmaktadır.

A. Hükümet Yanlısı ve Ulusalcı Medya Çerçevelemesi (Risk/Geri Adım)

Hükümet yanlısı ve ulusalcı medya segmenti, Erhürman zaferini esas olarak “Jeopolitik Güvenlik Riski” veya “Ulusal Davadan Geri Adım” çerçevesinde ele almıştır. Bu çevreler için temel endişe, Erhürman’ın Federasyon temelli müzakerelere dönüş çağrısının, Türkiye’nin son dönemde savunduğu İki Devletli Çözüm tezini tehlikeye atmasıdır.

Argümanlar, Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs Türkünün egemenlik haklarının feda edilmesi riskinin doğduğu ve müzakerelere dönüşün, Rum tarafının maksimalist taleplerini yeniden uluslararası meşruiyet zeminine taşıyacağı üzerine kurulmuştur. Bu medya, Kıbrıs Türkünün yaşadığı izolasyonu, ulusal davanın korunmasının bir bedeli olarak görme eğilimindedir. Erhürman’ın izolasyonu kırma çabası, Türkiye’den siyasi bir kopma isteği olarak okunmakta ve Erhürman’a karşı seçim sürecinde yürütülen “kara propaganda”nın sürdürülme çabası gözlemlenmiştir. Erhürman’ın Türkiye ile ilişkilerin yaşamsal önemi ve istişare geleneğinin süreceği yönündeki güvenceleri, bu çevrelerce zorunlu ve samimiyetsiz diplomatik dil olarak görülmüş, asıl amacın Ankara’nın politika çizgisini değiştirmek olduğu vurgulanmıştır.

B. Muhalif ve Merkez Medya Çerçevelemesi (Demokrasi/Fırsat)

Muhalif ve merkez medya, Erhürman zaferini ise “Kıbrıs Türkünün İradesi Ankara’ya Mesaj Verdi” ve “İzolasyondan Çıkış Fırsatı” çerçevesinde sunmuştur. Bu perspektif, seçimin, Kıbrıs Türkünün özgür iradesinin tescili ve Türkiye’nin iç siyasetindeki baskıcı tonlara karşı verilmiş bir demokratik zafer olduğunu savunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine yakın basın organları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diplomatik tebriğini, demokratik olgunluğun bir tezahürü olarak yorumlamış, Erhürman’ın zaferini, Kıbrıs Türkünün kendi kaderini tayin etme hakkının ve uluslararası meşruiyet arayışının bir yansıması olarak değerlendirmiştir. Erhürman’ın Federasyon tezine odaklanılarak, bu modelin sadece siyasi bir çözüm değil, aynı zamanda ekonomik canlanma ve uluslararası tanınma yolunda atılabilecek en gerçekçi ilk adım olduğu vurgulanmıştır. Özellikle MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin iltihak çağrısı, bu medya segmentinde “sorumsuzluk,” “demokrasiye saygısızlık” ve “Ankara’nın baskıcı yüzü” olarak sertçe eleştirilmiş ve Bahçeli’nin açıklamaları, Erhürman’ın yapıcı yaklaşımının ne kadar haklı olduğunu gösteren kanıtlar olarak kullanılmıştır.

C. Kara Propaganda İddiaları ve Medyada Denge Arayışı

Tufan Erhürman, seçimden hemen sonra Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, Türkiye ile ilişkiler konusunda aleyhine “çok büyük bir kara propaganda yürütüldüğünü” belirterek, Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin kendisini yakından tanıdığını ve iyi ilişkilerin yaşamsal önemde olduğunu belirtmiştir.

Bu iddia, medya analizinde iki farklı yönde kullanılmıştır:

  1. Muhalif Çevre: Muhalif medya, Erhürman’ın bu tespitini, seçim öncesinde Türkiye’den gelen üst düzey siyasetçilerin Tatar lehine yürüttüğü yoğun kampanya faaliyetlerinin bir sonucu olarak çerçevelemiştir. Bu, Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs Türk kamuoyunun bu tür manipülasyonlara direnç gösterdiğinin bir kanıtı olarak sunulmuştur.
  2. Hükümet Yanlısı Çevre: Hükümet yanlısı medya ise bu iddiaları ya tamamen görmezden gelmiş ya da Erhürman’ın, Ankara’nın endişe duyduğu politik hedeflerini gizleme çabası olarak nitelendirmiştir. Bu çevreler, CTP’nin geleneksel olarak Türkiye’nin politikalarıyla mesafeli duruşunu sürekli vurgulayarak Erhürman’ın güvencelerine şüpheyle yaklaşmıştır. Bu çevreler her nedense daha önceleri Ak Parti ve CTP işbirliği sürecini tamamen görmemezlikten gelmektedir.

Aşağıdaki tablo, Erhürman seçiminin Türkiye basınındaki yansımalarının genel çerçevesini özetlemektedir:

Basın GrubuKullanılan Ana Çerçeve (Frame)Siyasi Risk/Fırsat AlgısıTemel Odak NoktasıZincirleme Düşünce (Kamuoyu Etkisi)
Hükümet Yanlısı/Ulusalcı Medya“Jeopolitik Güvenlik Riski” / “Geri Adım”Türkiye’nin İki Devletli tezinin tehlikeye girmesi, stratejik güç kaybı.Federal çözüme dönüşün ulusal dava için potansiyel zararları.Kıbrıs meselesini ulusal güvenlik tehdidi olarak gündemde tutarak Erhürman’a güveni azaltmak.
Muhalif/Merkez Medya“Demokrasi Zaferi” / “İzolasyondan Çıkış Fırsatı”Kıbrıs Türkünün iradesinin meşruiyeti, bölgesel barış şansının artması.Ankara’nın iç işlerine müdahalesine karşı KKTC halkının direnci.Ankara’yı, Kıbrıs’ın iç işlerine karışmama ve diplomatik çözüme dönme konusunda baskılamak.

V. Akademik Perspektif: Medya Söyleminde Jeopolitik Kırılmalar

Erhürman’ın zaferi ve Türkiye medyasının buna tepkisi, akademik olarak Framing Teorisi ve Ajanda Belirleme Teorisi ışığında incelenmelidir. Bu zafer, Türkiye’nin jeopolitik çıkarları ile Kıbrıs Türkünün sosyo-ekonomik beklentileri arasındaki kurumsal çekişmeyi görünür kılmıştır.

A. Framing Teorisi Uygulaması: Güvenlik vs. Refah Çerçevesi

Türkiye medyasının konuyu ele alış biçimi, Kıbrıs meselesine dair iki temel çerçevenin çatışmasını yansıtmaktadır:

Güvenlik Çerçevesi (Ulusalcı Medya): Bu çerçeve, Kıbrıs meselesini öncelikle Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik derinliği, deniz yetki alanları ve ulusal güvenliği ekseninde ele alır. Ulusalcı medya, Erhürman’ın Federasyon çağrısını, bu çerçevede bir güvenlik riski, Ankara’nın kırmızı çizgilerinden sapma ve statükonun Rum tarafı lehine bozulması tehlikesi olarak algılar. Bu yaklaşım, Kıbrıs Türkünün siyasi bağımsızlığını ve refah taleplerini, ulusal güvenlik kaygılarının ikincil unsurları haline getirir. MHP’nin iltihak çağrısı, güvenlik çerçevesinin en radikal formudur; bu, Kıbrıs’taki Türk varlığının güvence altına alınmasının, ancak doğrudan Ankara’nın idari kontrolü altında mümkün olabileceği inancını yansıtır.

Refah ve Meşruiyet Çerçevesi (Merkez/Muhalif Medya): Bu çerçeve ise, Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı ekonomik zorlukları, siyasi izolasyonun sonlandırılması hakkını ve kendi kaderini tayin etme iradesini vurgular. Erhürman zaferi, bu çerçevede, Kıbrıs Türkünün, jeopolitik tezlerin getirdiği izolasyona karşı ekonomik meşruiyet ve uluslararası tanınma arayışının bir yansıması olarak görülür. Bu medyanın yaklaşımı, Ankara’yı, politikalarının sonuçları olan izolasyonu dikkate almaya zorlar ve çözüm arayışının sadece siyasi değil, aynı zamanda insani ve ekonomik bir zorunluluk olduğunu savunur.

Bu çelişen anlayışlar, Türkiye kamuoyunu ikiye bölmekte ve Ankara’nın politikalarını belirlerken hem iç siyasetteki ulusalcı tabanı tatmin etmek hem de Kıbrıs Türkünün demokratik iradesine yanıt vermek gibi karmaşık bir dengeleme eylemi gerektirmektedir.

B. Ajanda Belirleme ve Gündem Kontrolü Analizi

Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs’ta gündem belirleme (Agenda Setting) mücadelesi kızışmıştır. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Erhürman, uluslararası alanda Federasyon temelinde müzakerelere dönülmesini teşvik eden bir ajanda güdecektir. Ancak bu ajanda, Ankara’nın kendi kontrolünde tutmaya çalıştığı İki Devletli Çözüm ve Doğu Akdeniz enerji denklemleri üzerinden belirlenen ajandasıyla uyumlu hale getirilmek zorunda kalınılacaktır.

Türkiye’nin ulusalcı kanadı ve ona yakın medya, Erhürman’ın hamlelerini sürekli olarak Ankara’nın potansiyel tepkileri ve Türkiye’nin mali ve askeri desteği olmaksızın ilerleyemeyeceği gerçeği ışığında analiz edecektir. Erhürman’ın, dış politikanın Türkiye Cumhuriyeti ile istişare edilmeden belirlenmesinin söz konusu olmadığını defalarca vurgulaması, bu yapısal çekişmenin farkında olduğunu göstermektedir. Ancak bu durum, Erhürman’ın cumhurbaşkanı olarak müzakere yetkisi olmasına rağmen, dış politika ve savunma konularında Türkiye’nin desteği (özellikle mali ve askeri) olmadan ilerleyemeyeceği gerçeği nedeniyle siyasi manevra alanının dar olduğunu da ima etmektedir.

Medyanın bu olumsuz tutumu, mevcut durumu kurumsal çekişme olarak yansıtarak, Erhürman’ın olası her müzakere hamlesini, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına karşı bir sadakat testine dönüştürüp, Kıbrıs Türk liderliğinin egemenlik alanını daraltma riski taşımaktadır. Bu ajanda kontrolü mücadelesi, Türkiye-KKTC ilişkilerinin önümüzdeki dönemde gerilim hattında ilerleyeceği sinyalini vermektedir.

VI. Sonuç ve Politika Çıkarımları

Tufan Erhürman’ın 19 Ekim 2025’teki ezici cumhurbaşkanlığı zaferi, Kıbrıs Türk halkının, uluslararası izolasyonlara ve iradesine müdahaleye karşı güçlü bir tepki olarak nitelenebilir. Türkiye basınındaki reaksiyonlar, bu zaferin Ankara’da hem diplomatik bir kabul hem de radikal bir ideolojik reddiye ile karşılandığını göstermektedir. Bu yeni süreçte siyasi ve ideolojik zıtlaşma ile şartların yeniden konsolidasyonu şeklinde iki seçenekten birisi tercih edilecektir.

A. Türkiye-KKTC İlişkilerinin Yeni Dönemde Beklenen Dinamikleri

Yeni dönemde Türkiye-KKTC ilişkileri, resmi düzeyde diplomatik saygı çerçevesinde sürse de politika düzeyinde (çözüm modeli) çözüm yönünde bir sonuç alınabilmesi pek olası gözükmemektedir. Erhürman’ın dış politika istişaresini sürdürme iradesi, ilişkileri dengede tutma amacını taşımaktadır; ancak Ankara, Erhürman’ın Federasyon temelli müzakere çabalarını desteklemekte isteksiz davranması federatif bir çözüm modelini imkansızlaştıracaktır. Türkiye’nin ulusalcı kanadı, Erhürman’ın ilk hamlelerini, Ankara’nın dış politikasının “sadakat testi” olarak değerlendirecek ve herhangi bir uluslararası müzakere girişimini kamuoyunda yoğun bir şüphecilikle karşılayarak baskı unsuru olmaya devam ederek süreci daha da zor hale getirecektir. Şüphesiz Ortadoğu ve Avrupa’daki güç dengelerindeki değişim rüzgarları ile Yunanistan, İngiltere, Güney Helen Yönetimi, Avrupa Birliği ile BM’nin bu yeni süreçte takınacakları tavır da yeni sürecin akışında önemli etkiler yaratacaktır.

B. Gelecekteki Müzakere İhtimaline Dair Öngörüler

Erhürman’ın Crans Montana tipi müzakerelere dönme çağrısı, Türkiye medyasında Kıbrıs Türk Dışişleri’nin Türkiye Dışişleri’ne karşı farklı bir yol izleme girişimi olarak yansıtılacaktır. Ankara, müzakere masasına dönülmesini kabul etse bile, masadaki pozisyonunun “egemen eşitlik” temelli olmasında ısrar ederek Erhürman’ın Federasyon vizyonunu kısıtlayacaktır. Bu durum, Türkiye’nin ulusalcı medyası tarafından, Ankara’nın pozisyonunun güçlü bir şekilde korunduğu şeklinde çerçevelenecektir. Ankara’nın bu tutumuna karşı ulusal ve uluslararası aktörlerin tepkileri Türkiye’nin tezinde bir değişime yol açıp açmayacağı ise zamanla görülecektir. Şahsi kanaatimi göre Erhürman’ın Cumhurbaşkanlığı süreci dış siyasetten çok iç siyasette köklü değişimlere sebep olacaktır. Bu köklü değişimlerin ulusal ve uluslararası siyasi yansımaları doğal olarak yeni sürecin paradigmasını oluşturacaktır.

(Bu yazıda yapay zeka desteğinden yararlanılmıştır)

KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimi

(Sayın Tatar ile Erhürman’ın Siyasi Söylem ve Eylemlerinin Analizi)

1. Giriş

1.1. KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin Analizine Genel Bakış

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), uluslararası alanda tanınmamış küçük bir devlet olmasına rağmen, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, ülkenin iç siyasal dinamiklerinden çok, Kıbrıs Sorunu’nun uluslararası hukuki ve jeopolitik yansımaları üzerinden küresel gündeme oturmaktadır. Bu durum, seçilen Cumhurbaşkanının iç icraat makamından ziyade, Kıbrıs Türk halkının uluslararası arenadaki temsilcisi ve müzakere makamı olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır.

1.2. Yazının Kapsamı ve Yapısal Zorunluluklar

Bu yazı seçimlerin iki güçlü adayı olan Sayın Ersin Tatar ve Sayın Tufan Erhürman’ın vizyonlarını, Kıbrıs Sorunu’ndaki temel paradigma çatışması (İki Devletli Çözüme karşılık Federasyon) üzerinden detaylı bir analizini hedeflemektedir. Bu seçim, yaşanan siyasi mücadelenin sadece bir liderlik yarışı olmadığını; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Doğu Akdeniz doktrini ile uluslararası camianın (BM ve AB) geleneksel çözüm arayışları arasındaki derin hukuki, tarihi ve jeopolitik gerilimin bir yansıması olduğunu göstermektedir.

2. KKTC Seçimlerinin Dış Politika Odaklı Yapısı

KKTC seçimlerinin, adayların iç sorunların çözümü için yapacakları icraatlardan ziyade Kıbrıs Sorunu ve dış politika ekseninde ilerlemesi, ülkenin kendine özgü hukuki statüsünden kaynaklanan yapısal bir zorunluluktur. Birleşmiş Milletler nezdinde tanınmamış bir siyasi varlıkta, Cumhurbaşkanlığı makamının birincil işlevi, devleti uluslararası alanda temsil etmek ve Kıbrıs Sorunu’nu çözüme ulaştırma çabalarına liderlik etmektir.

2.1. Dış Politikanın İç Siyaseti Ele Geçirmesi

Bu durum, dış politikanın iç siyaseti domine etmesine neden olmuştur. Adaylar, toplumun günlük yaşamını doğrudan etkileyen eğitim, sağlık, ekonomi veya yargı gibi yönetişim sorunlarını geri planda bırakarak, dış politika konularına ağırlık vermelerinden de anlaşılmaktadır. Seçimler böylece, içerdeki yönetimsel eksikliklerden dikkati dağıtan, Türkiye’nin yeni Kıbrıs politikasının KKTC halkı nezdinde ne kadar kabul gördüğünün test edildiği bir nevi dış politika plebisiti niteliği olarak değerlendirilme olasılığı taşısa da seçmen katında makro dış politikaların fazla etki olmayacağı kanaatindeyim.

2.2. Meşruiyet Krizi ve Türkiye Bağlantısı

İç sorunların bu denli göz ardı edilmesi, uzun vadede halkın siyasi sisteme olan güvenini azaltma riski taşımaktadır. Ancak dış politika odaklılık, özellikle Sayın Tatar’ın savunduğu yeni paradigma, Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlü ve kurumsal desteğiyle stratejik bir meşruiyet sağlamaktadır. Bu bağlamda seçim, yerel siyasetin özerkliği üzerinde güçlü bir dış etkinin varlığını teyit ederken, KKTC liderinin manevra alanının Ankara’nın stratejik kararlarıyla ne kadar sıkı bir ilişki içerisinde olduğunu göstermektedir. Bunu Sayın Talat ve Akıncı dönemlerinde de açık şekilde gördük.

3. Tatar ve Erhürman’ın Seçim Söylemleri: İç Sorunlardan Uzak, Kıbrıs Sorununa Odaklı Olması Sorunu

Seçimin iki güçlü adayı olan Ersin Tatar ve Tufan Erhürman’ın siyasi söylemleri, toplumsal sorunlar yerine tamamen federasyon ile iki devletlilik tartışmaları üzerine inşa edilmiştir. Sayın Tatar, Türkiye’nin güçlü desteğiyle ortaya konan yeni paradigmaya (iki egemen devlete dayalı çözüm) odaklanırken, Sayın Erhürman, 1977-1979 Doruk Anlaşmaları’na dayanan ve uluslararası camianın hâlâ benimsediği çerçeveye (iki bölgeli, iki toplumlu federasyon) odaklanmıştır.

Adayların iç sorunları geri plana atması, seçimi sadece iki farklı çözüm vizyonunun oylanması (bir referandum) gibi yansıtmaktadır. Ancak derinlemesine bir analiz, seçmenlerin büyük çoğunluğunun karmaşık dış politika tartışmalarından ziyade, iç dinamiklere ve kişisel ilişkilere bağlı olarak oy kullanacağı yönündeki kanaati ortaya koymaktadır. Bu durum, adayların dış politika söylemlerini sertleştirerek kendi ideolojik tabanlarını konsolide etme çabalarının, genel seçmeni mobilize etmekte yetersiz kalabileceğini göstermektedir.

4. Federasyon Tartışmaları ve Türkiye’nin Tutumu

Kıbrıs Sorunu’nun çözüm arayışlarında yarım asrı aşkın süredir temel referans noktası olan federasyon modeli, yeni süreçte Türkiye Cumhuriyeti tarafından açık bir dille reddedilmiştir. Türkiye’nin bu kesin reddi, mevcut Cumhurbaşkanlığı seçiminin en önemli ve ana belirleyici meselesi haline gelmiştir.

4.1. Ankara’nın Veto Gücü ve KKTC Liderinin Dış Politika Alanı

Türkiye’nin federasyon tezini reddetmesi, 1968’den 2017 Crans Montana sürecine kadar yürütülen müzakerelerin başarısızlıklarının hukuki ve stratejik bir sonucudur. Bu bağlamda, Sayın Erhürman’ın siyasi söylemlerinde federasyonu savunması, kaçınılmaz olarak Türkiye’nin resmi siyasi çizgisi ile bir uyumsuzluk görüntüsü oluşturmaktadır.

Bu uyumsuzluk, KKTC Cumhurbaşkanının dış politika vizyonunun Türkiye’nin ulusal dış politikasıyla çelişmesi durumunda, seçilmiş liderin uluslararası müzakere masasında hareket alanının dramatik bir şekilde kısıtlanacağını netleştirmektedir. Türkiye’nin stratejik desteğine bağımlı bir dış politika ortamında, Erhürman’ın seçilmesi durumunda dahi federasyon tezini ilerletme kabiliyetinin teorik olmaktan öteye geçmesinin zor olduğu bir gerçektir.

5. Crans Montana Süreci ve Yeni Paradigma: İki Devletli Çözüm

Federal çözüm modeli, yani iki toplumlu, iki bölgeli federasyon temelli müzakereler, 1968’den 2017’ye kadar devam etmesine rağmen, Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ve haklarını garanti altına alamadığı gerekçesiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

5.1. Federalizmin Yapısal İmkansızlığı

Federal çözüm arayışlarının son ve en kritik dönüm noktası, 2017’deki Crans Montana süreci olmuştur. Bu sürecin başarısızlığı, federalizmin, adadaki siyasi, hukuki ve güvenlik koşulları altında yapısal bir imkânsızlık olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Crans Montana’nın çöküşü, sadece bir müzakere başarısızlığı değil, sürecin kendisinin asimetrik yapısından kaynaklandığı iddiasını güçlendirmiştir. Özellikle Annan Planı’na Türk tarafının “evet”, Rum Yönetimi’nin ise yüksek oranda “hayır” demesi, bu asimetrinin derinleşmesinde önemli bir etken olmuştur.

5.2. Paradigma Değişiminin Dayanağı: Eşit Egemenlik

Bu siyasi tıkanıklık, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve KKTC siyasetini yeni bir siyasi paradigma geliştirmeye itmiştir. Bunun sonucu olarak, federasyon modeli yerine, iki egemen devlete dayalı yeni çözüm vizyonu, Türkiye’nin güçlü desteğiyle ilk kez resmi olarak 2021 yılında Cenevre’de düzenlenen 5+1 BM gayri resmi toplantısında Birleşmiş Milletler’e sunulmuştur.  

Yeni paradigmanın temel dayanağı, Rum tarafının tanınmış devlet statüsünü kullanarak federasyonu reddetme ve Türk tarafına karşı veto gücünü kullanma imkanını ortadan kaldırmaktır. Türk tarafı, resmi müzakerelere başlanabilmesi için BM Güvenlik Konseyi’nin, Kıbrıs Türk ve Rum taraflarının eşit uluslararası statüsünü tanıyan bir karar almasını beklemektedir. Bu, müzakerelerin artık birleşme (federasyon) değil, eşit egemen iki devletin işbirliği (yeni vizyon) modeli üzerine şekilleneceği anlamına gelmektedir.

6. BM ve AB’nin Yaklaşımı: Federatif Çözüm Israrı

Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB), Kıbrıs sorununa yönelik geleneksel yaklaşımlarını sürdürerek genellikle federatif çözümden yana tavır almış, Türkiye ve KKTC’nin iki devletli çözüm önerisine mesafeli yaklaşmıştır. Uluslararası aktörlerin bu ısrarı, BM Güvenlik Konseyi kararlarının sürekliliği ve AB’nin Kıbrıs’ı (Güney Kıbrıs Yönetimi’ni) tek bir üye devlet olarak görme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Bu durum Kıbrıs Sorunu’nun çözümünde farklı alternatifleri dışladığı için bir çözüm olmaktan çok bizatihi sorunun kaynağı olmasına yol açmıştır.

6.1. Uluslararası Hukuki Paradoksun Derinleşmesi

BM ve AB’nin federatif çözüm önerisi sunması, aslında Türkiye’nin siyasi tezini, yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin fiilen işlevsiz hale geldiğini teyit etmektedir. Zira 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, iki kurucu halk esasına dayanan bir devlet yapısına sahipti, iki kurucu devlet esasına dayanan bir federasyon değildi.

Uluslararası aktörler, fiilen işlemeyen ve tek taraflı Rum yönetimine dönüşen 1960 yapısını kurtarmaya çalışmak yerine, yeni bir ortaklık yapısına (federatif olsa dahi) ihtiyaç duyulduğunu örtülü olarak kabul etmektedir. Türkiye, bu durumu, mevcut de facto durumu (işlevsizlik) destekleyen ve adada yeni bir egemenlik yapısının kurulması gerekliliğini savunan bir argüman olarak kullanmaktadır. Bu, uluslararası hukukun, adadaki siyasi gerçeklik karşısında bir paradoks yaşadığını göstermektedir.

7. Türkiye’nin İki Devletli Çözüm Tezi ve Jeopolitik Gerekçeler

Türkiye’nin iki devletli çözüm tezi, basit bir müzakere taktiği olmanın ötesinde, hukuki eşitlik, stratejik güvenlik ve enerji çıkarlarını birleştiren hayati bir ulusal doktrin olarak algılanmaktadır.

7.1. Hukuki ve Siyasi Gerekçeler

Yeni tezin hukuki hedefi, Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakkının uluslararası alanda tanınmasıdır. Türk tarafı, Rumların tanınmış devlet statüsünü kullanarak federasyonu reddetme ve veto gücünü uygulama asimetrisini gidermeyi amaçlamaktadır. Asimetrinin giderilmesiyle, müzakereler eşit egemenlik temelinde işbirliği modeli üzerine şekillenecektir. Sayın Ersin Tatar’ın siyasi söyleminin bu yönde evrilmesinde, KKTC halkının bu yeni siyasete güçlü bir destek vermesi de etkili olmuştur.

7.2. Stratejik ve Jeopolitik Gerekçeler

İki devletli çözüm, Doğu Akdeniz’deki jeopolitik gelişmeler nedeniyle Türkiye için hayati bir zorunluluk olarak değerlendirilmektedir.  

  • Mavi Vatan Bağlantısı: KKTC’nin stratejik değeri sadece 3.800 kilometrekareyi aşkın kara toprağından kaynaklanmamaktadır; Mavi Vatan’da bu alanın belki altı katı kadar deniz yetki alanının söz konusu olması da kritiktir. KKTC’nin egemenliğinin korunması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını koruması için bir ön koşuldur.
  • Güvenlik Doktrini ve Dışlama Stratejileri: Güney Kıbrıs Helen yönetiminin, Yunanistan ve bazı Batılı aktörlerle işbirliği içinde Türkiye’yi bölgeden dışlamaya yönelik stratejileri, Kıbrıs meselesini Türkiye’nin dış güvenlik anlayışının önemli bir parçası haline getirmiştir. Türkiye, bu tehditlere karşı koymak için garantörlüğünün ve KKTC’nin egemenliğinin güçlendirilmesi ihtiyacını pekiştirmiştir.  

Türkiye’nin İki Devletli Çözüm Tezinin Temel Dayanakları

BoyutGerekçe ve AmaçStratejik Çıkarım
Hukuki/SiyasiRumların veto gücünü kırmak, asimetriyi gidermek. Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakkının tanınması.Müzakere sürecinin eşit egemenlik temelinde yeniden yapılandırılması.
Jeopolitik/StratejikDoğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik çıkarlarının korunması. Türkiye’yi bölgeden dışlama stratejilerine karşı koyma.Mavi Vatan doktrini çerçevesinde deniz yetki alanlarının güvence altına alınması ve Türkiye’nin garantörlüğünün güçlendirilmesi.
İç MeşruiyetBaşarısız müzakerelere yapısal yanıt. KKTC halkının yeni siyasete güçlü desteği.Türkiye’nin dış politikada bağımsızlık vurgusunun güçlenmesi ve AB baskılarına karşı dengeleyici strateji.

7.3. Stratejik Derinlik ve Egemenlik Kalkanı

Türkiye için iki devletli çözüm tezi, Kıbrıs’ın iç siyasi geleceğinden öte, Doğu Akdeniz’deki bölgesel güç dengesi ve enerji rekabetine verilmiş bir yanıt olarak görülmelidir. Eğer KKTC’nin egemenliği zayıflarsa (örneğin güvenliği Türkiye’den bağımsız bir federal yapıya devredilirse), Türkiye, Mavi Vatan’daki hayati deniz yetki alanlarından feragat etme veya bu alanları savunma yeteneğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Dolayısıyla iki devletli çözüm, Türkiye’nin garantörlüğünü pekiştiren ve ulusal güvenlik çıkarlarını koruyan bir stratejik kalkan olarak görülmektedir. Ancak çözümsüzlüğün de benzer riskler taşıdığı gözardı edilmemelidir.

8. Erhürman’ın Federal Çözüm Vizyonu

Seçimin güçlü diğer adayı Sayın Tufan Erhürman’ın savunduğu federal çözüm vizyonu, basit bir toprak veya güç paylaşımı düzenlemesinden öte, siyasi eşitlik temelinde uluslararası meşruiyetin yeniden tesisi için gerekli görülmektedir.

Erhürman’ın vizyonu, uluslararası toplumla uyumlu kalarak (BM ve AB çerçevesi içinde) Kıbrıs Türklerinin haklarını güvence altına alma çabasıdır. Bu yapının, 1977-1979 Doruk Anlaşmaları ile kaydedilen iki bölgeli, iki toplumlu çerçeve anlaşmalarını kalıcı bir yapıya dönüştürmeyi amaçladığı ileri sürülmektedir.

8.1. Federalizmin Meşruiyet Aracı Olarak Kullanılması

Erhürman için federasyon, uluslararası meşruiyetin anahtarı konumundadır. İki devletli çözüm, KKTC’nin uluslararası tanınmama sorununun devam etmesi riskini taşırken, federasyon, uluslararası kabul gören bir ortaklık yapısı içinde Türk tarafına siyasi eşitlik kazandırma potansiyelini barındırır. Ancak bu tez, Crans Montana’da netleşen güvenlik, garantörlük ve egemenlik paylaşımı gibi yapısal sorunları nasıl aşacağına dair uluslararası camiayı tatmin edici net bir mekanizma sunmakta zorlanmaktadır.

9. Tarihi Arka Plan: Kıbrıs Türk Federe Devleti ve Federal Yapı Tartışmaları

Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin (KTFD) kuruluşu, federal yapı tartışmalarının tarihi arka planını oluşturmaktadır. 13 Şubat 1975’te kurulan KTFD, ileride oluşacak ortaklık düzeninin arkaplanı olarak tasarlanmıştı. Bu adım, 1974 Barış Harekâtı sonrasında Kıbrıs Türklerinin kendi kendilerini yönetme iradesini göstermiş ve müzakerelere hazırlık için geçici bir hukuki zemin oluşturmuştur.

Bu tarihi arkaplan, federal yapının basit bir idari düzenleme değil, coğrafi temelli ortaklık fikrinin (Merhum Bülent Ecevit’in 1972’de işaret ettiği “Türk tezi”) nihai hukuki tezahürü olarak algılanmasına neden olmuştur. Dünya genelindeki başarılı federal yapılar, bu sistemin başarısı için referans olarak gösterilmektedir. Ancak her toplumun siyasi, kültürel ve ekonomik şartlarının bu tür ortaklıkların başarısındaki rolü yadsınamaz.

9.1. Tarihsel Sürekliliğin Çelişkisi

Tarihsel olarak Türk tezi federal bir ortaklığa hazırlık olarak ortaya çıkmıştır (KTFD). Oysa Türkiye’nin güncel tezi (iki devletli çözüm), bu tarihsel sürecin sona erdiğini ve Rum tarafının uzlaşmazlığı nedeniyle yeni bir başlangıç gerektiğini savunmaktadır. Bu durum, güncel politikanın (Tatar’ın vizyonu) tarihsel süreklilikle (Erhürman’ın vizyonu) çatıştığı anlamına gelmektedir. Bu ideolojik ve tarihsel çatışma, seçmen nezdinde kimlik ve güvenoyu açısından önemli bir ikilem yaratmaktadır.

10. İki Devletli Yapının Anlamı ve Konfederalizm Seçeneği

Sayın Ersin Tatar’ın savunduğu iki devletlilik düşüncesinin terminolojik netliğe kavuşturulması kritiktir. İki egemen devlete dayalı siyasi yapının, adayı iki ayrı devlet olarak bölen tamamen bağımsız iki komşu devleti mi, yoksa eşit egemenliğe sahip iki devletin oluşturduğu konfederal veya federal bir üst yapıyı mı ifade ettiği sorusu, çözüm modelinin hukuki içeriği açısından kilit rol oynamaktadır. Çünkü bağımsız iki devlet ile eşit egemenliğe dayalı iki devletli çözüm anlayışları aynı şeyler değildir.

10.1. Egemenlik Tanımının Kilit Rolü

Kıbrıs Sorunu’nun düğümü, egemenliğin doğasında yatmaktadır. Rum tarafının tek bir egemenliği eşit olarak paylaşmayı sürekli reddetmesi karşısında, Türk tarafı (Türkiye’nin desteğiyle) egemen eşitlikte ısrarcıdır. Türk tarafının siyasi eşitliğini ve haklarını kalıcı olarak güvence altına alınabilmesi için iki bölgeli eşit egemenliğe dayalı yeni bir yapının kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu siyasi paradigma, 1974 Barış Harekâtı ile sağlanan barışın kalıcılığını temin etmeyi ve adadaki huzuru korumayı amaçlamaktadır.

Eğer Tatar’ın vizyonu tamamen bağımsız iki devlete odaklanıyorsa, uluslararası hukukun tanınmamış bir devleti tanıması oldukça güçlü siyasi dinamikler; hatta uluslararası siyasi paradigmada ciddi değişimlerin oluşmasına bağlıdır. Eğer iki devletli çözüm modeli konfederal bir yapıyı da içeriyorsa, bu federasyonun güvenlik risklerini azaltan bir orta yol olabilir.

Kıbrıs Çözüm Modelleri: Egemenlik ve Hukuki Statü

Çözüm ModeliUluslararası Hukuki KişilikEgemenliğin YapısıGüvenlik Riski (Türk Tarafı İçin)
Federasyon (Geleneksel)Tek Uluslararası Kişilik (Paylaşılmış)Egemenlik paylaşılır, ancak tek bir üst yapıya aittir.Güvenlik ve egemenlik paylaşımında Rum tarafının veto gücü riski yüksektir.
Bağımsız İki Devletİki Ayrı Uluslararası Kişilik (Hedef)Tam EgemenlikTanınmama ve uluslararası izolasyon riskinin sürmesi.
KonfederasyonKurucu Devletler Kişiliğini KorurKurucu Devletler Egemen Kalır; üst yapı sınırlı yetkiye sahiptir.Egemenlik garantisi yüksektir; ayrılma hakkı saklı kalabilir.

 11. Konfederal Yapının Kıbrıs İçin Olası Avantajları

Konfederalizm, siyasi tartışmalarda fazla konu edilmemesine rağmen, Kıbrıs sorununun çözümü için önemli bir potansiyele sahiptir. Konfederalizm, federalizmin güvenlik ve egemenlik paylaşımı alanındaki yapısal başarısızlıkları ile iki bağımsız devlet anlayışının yarattığı uluslararası tanınmama risklerinin çözümü için minimum yapısal gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.

11.1. De Facto Durumun Yasallaşması

Konfederal yapı, uluslararası hukuki kişiliklerini muhafaza eden iki veya daha fazla egemen devletin bir araya gelmesiyle oluşur. Egemen devletler, sadece savunma, dış ilişkiler veya ekonomik düzenlemeler gibi belirli ve sınırlı yetkileri ortak bir üst yapıya devretmeyi kabul ederler. Konfederal yapının nihai yasal sahipleri kurucu devletlerdir ve bu devletler genellikle birlikten ayrılma hakkını saklı tutarlar.

Kıbrıs bağlamında konfederal çözüm, mevcut de facto durumu yasal hâle getirebilecek üçüncü bir yoldur: Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Kıbrıs Helen Cumhuriyeti olmak üzere iki ayrı, uluslararası alanda eşit derecede egemen devletin, sınırlı alanlarda işbirliği yapmak üzere ortak bir yapı kurması. Bu yol, Kıbrıs’ın tarihi, siyasi ve kültürel şartlarına en uygun çözüm yolu olarak gözükmektedir.

11.2. Neden Siyasi İhmal Ediliyor?

Konfederalizm, iki tarafın da mutlak egemenlik taleplerini koruyarak pratik işbirliğini sağlayabilecek en esnek model olmasına rağmen, siyasi tartışmalarda ihmal edilmesinin temel nedeni, hem Rum tarafının bunu “ayrılığın yasallaşması” olarak görmesi hem de Türk tarafının mevcut doktrininde (tam bağımsızlık ve tanınma) netlik arayışına girmesidir. Ancak konfederalizm, Sayın Tatar’ın savunduğu “eşit egemenliğe dayalı iki devletli siyasi yapıyı” hukuki olarak en iyi karşılayan seçeneklerden biridir ve müzakere edilebilirliği artırabilir. Türkiye’nin konfederal bir çözümü müzakere edip etmeyeceği, cevap bekleyen ayrı bir soru olarak durmaktadır.

12. Seçmen Davranışları: Dış Politika mı, İç Dinamikler mi?

Adayların seçim söylemlerinin dış politikaya odaklanmasına karşın, halkın genelinin oy verme davranışları büyük ölçüde iç dinamikler ve kişisel ilişkilere bağlıdır. Kıbrıs sorununun uluslararası durumu hakkındaki tartışmalar, daha ziyade entelektüel düzeyde kalmakta ve seçmenlerin büyük çoğunluğunun günlük yaşamını etkileyen ekonomik ve sosyal faktörler, seçim motivasyonunu belirlemektedir.

12.1. Ankara’nın İç Siyasete Müdahale Algısı

Seçimi belirleyecek önemli bir iç dinamik, Türkiye Cumhuriyeti siyasi aktörlerinin KKTC iç siyasetine yaptıkları müdahalelere yönelik halkın tepkisidir. UBP iktidarı sürecinde Sayın Erdoğan’ın beklenen desteği alamaması ve bazı AK Partili siyasilerin halkı rahatsız edici müdahaleleri, seçmen nezdinde “egemenliğin” iç siyasette zedelenmesi olarak algılanmıştır.

Bu durum, dış politikada Türkiye ile uyumu savunan Tatar’ın aleyhine, iç dinamiklere ve yerel özerkliğe vurgu yapan Erhürman’ın lehine bir tepki oyu yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu analitik gözlem, Türkiye’nin stratejik hedefi ile uyguladığı taktiksel siyasi müdahale yöntemlerinin yerel kamuoyunda ters etki yaratma riskini açıkça göstermektedir.

13. Türkiye’nin Seçime Etkisi ve Erdoğan’ın Açıklamaları

AK Parti siyasi aktörlerinin seçime müdahalesi ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın bu seçime yönelik açıklamaları, bu seçimde de KKTC iç kamuoyunda en fazla tartışılan konulardan biri olmuştur.

Erdoğan’ın açıklamaları, KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a sağlanan desteğin bireysel veya tesadüfi olmaktan ziyade, yeni bir ulusal doktrin etrafında inşa edilmiş, kurumsal, stratejik ve açık nitelikte olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Bu, Türkiye’nin stratejik hedefinin, Kıbrıs’ta kendi ulusal doktrinine (İki Devletli Çözüm) tam uyumlu bir liderin göreve gelmesini arzulama olarak değerlendirilmektedir.

13.1. Kurumsal Çizgi ve Liderlik Farkı

Erdoğan’ın Katar ve ABD dönüşü açıklamaları arasında çelişki olduğu yorumları yapılsa da iki yorumda da öne çıkan nokta, Türkiye’nin iki devletli çözüm politikasının değişmeyeceği ve federasyon modelinin yeni süreçte siyasi bir alternatif olmadığıdır. Bu, Türkiye’nin Kıbrıs politikasının bir parti politikası değil, bir devlet politikası haline geldiğini simgelemektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarının sonunda Kıbrıs Türk halkının iradesine vurgu yapması, siyasi anlamda kazanan adayın öneminden çok halkın iradesine saygıyı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iki devletli çözüm konusundaki kararlılığını ifade etmektedir. Bu durum, Erhürman’ın kazanması durumunda bile, Türkiye’nin dış politika çizgisini değiştiremeyeceği, sadece müzakere tonunun veya içerdeki işbirliğinin dinamiklerinin farklılaşabileceği anlamına gelmektedir.

14. Seçim Sonuçlarının Olası Yansımaları

Yakın zamanda federal bir çözüm veya KKTC’nin uluslararası tanınması gibi bir durumun ortaya çıkması pek olası gözükmemektedir. Bu nedenle, seçim sonuçlarının dış politikada anlık bir paradigma değişimi yaratması beklenmemektedir; ancak liderlik tercihinin iç ve dış siyasi dengeler üzerindeki uzun vadeli etkileri olacaktır.

14.1. Tatar’ın Kazanması Durumu

Sayın Tatar’ın kazanması durumunda, iç ve dış siyasette, özellikle dış politika vizyonunda, büyük bir değişim beklenmemektedir. Türkiye ile dış politika uyumu sağlandığı için stratejik rahatlık olacak, ancak Tatar için en büyük sorun, UBP Hükümeti’nin başarısız icraatları ve Türkiye’nin iç siyasete müdahalesi algısı nedeniyle iç siyasi dengelerle alakalı sorunlar olacaktır. Buna bağlı olarak iç politikada huzursuzluk ve yönetişim krizleri potansiyeli artabilir. Bunun da Ak Parti ve Erdoğan’a olumsuz yansımaları olabilir.

14.2. Erhürman’ın Kazanması Durumu”

Sayın Erhürman’ın kazanması durumunda, dış siyasette (Akıncı ve Talat dönemlerinde de görüldüğü üzere) önemli bir değişiklik olmayacak, ancak iç dinamiklerde ciddi değişimler olacaktır. İç siyasette reform ve yerel özerklik vurgusu artacaktır. Erhürman için en ciddi sorun ise dış siyasi dengelerle ilgili olacaktır; zira seçilmiş bir lider olarak Türkiye’nin reddettiği federasyon tezini savunma zorunluluğu, Ankara ile sürtüşme riskini ve müzakere inisiyatifinin zayıflamasını ortaya çıkarma riski taşımaktadır. Bundan dolayı da Talat ve Akıncı döneminde olduğu gibi dış politikada bazı söylem farklılıkları dışında ciddi bir değişim beklenmemektedir.

14.3. Yönetişim ve Dış Politika Çatışması

KKTC’nin gelecekteki istikrarı, dış politika vizyonu ile iç yönetişim kalitesi arasındaki hassas dengeye bağlıdır. Eğer seçilen lider, Türkiye ile uyum siyaseti adına iç meşruiyetini kaybederse (Tatar’ın riski), uzun vadeli stratejik kararların uygulanabilirliği tehlikeye girer. Ayrıca bu durum geçmiş seçimlerde de görüldüğü üzere Ak Parti ve Erdoğan aleyhine de sonuçlar doğurabilir. Diğer yandan, eğer lider iç meşruiyet kazanırken Türkiye ile dış politikada çatışırsa (Erhürman’ın riski), uluslararası alanda hareket alanı daralır ve çözüm süreci daha da zor hale gelebilir.

Diğer dikkat çeken dinamikler ise şunlardır: Erhürman’ın, Erdoğan’ın ziyareti esnasında Meclis toplantısına katılmaması siyasi bir hata olarak değerlendirilmiş ve Tatar’ın lehine bir durum olarak görülmüştür. Ayrıca, başörtülü yaşam tarzını tercih eden ailelerin inanç ve iradesine saygı gösterilmesi ile ilgili siyasi karar ve tartışmaların da seçmen tercihlerinde etkili olması beklenmektedir; bu, iç toplumsal hassasiyetlerin politik sonuçlarını yansıtmaktadır. Her iki adayla ilgili olumsuzlukların bağımsız adayların oy oranlarında yükselmeye sebep olacağı da tahmin edilmektedir.

15. Sonuç ve Öneriler

15.1. Analizin Sentezi

KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası kilitlenmişliğinin ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki artan jeopolitik zorunluluklarının bir yansıması olarak, iç dinamiklerin önüne geçmiştir. Adayların söylemleri temelde federasyon (uluslararası meşruiyet arayışı) ile iki devletli çözüm (egemen eşitlik ve stratejik güvenlik gereksinimi) arasındaki derin paradigma çatışmasını temsil etmektedir. Türkiye, 2017 Crans Montana sürecinin başarısızlığı sonrası, Kıbrıs Sorunu’nu asimetrik müzakere sürecinden kurtarma ve Mavi Vatan çıkarlarını güvence altına alma hedefiyle iki devletli çözüm tezini kurumsal bir devlet politikası haline getirmiştir.

15.2. Geleceğe Yönelik Stratejik Çıkarımlar

Kısa vadede, uluslararası aktörlerin (BM/AB) federasyon ısrarı ile Türkiye’nin iki devletli çözüm kararlılığı arasında köklü bir uzlaşma beklenmemektedir. Seçim sonuçları ne olursa olsun, yakın zamanda federal bir çözüm veya KKTC’nin tam tanınması olası gözükmemektedir. Bu bağlamda, KKTC liderinin içerdeki meşruiyeti, uzun vadeli stratejik kararların uygulanabilirliği açısından hayati önem taşımaktadır. Türkiye ve KKTC siyasetinin, halkın iradesine yönelik müdahale algısını gidererek, yerel yönetişim sorunlarına odaklanması gerekmektedir.

15.3. Politika Önerisi

Konfederalizm, Kıbrıs’ın tarihi, siyasi ve kültürel şartlarına en uygun çözüm yolu olarak analiz edilmektedir. Konfederal yapı, Kıbrıs Türk halkının egemenliğini koruyarak Türkiye’nin güvenlik garantilerini sürdürme ve aynı zamanda uluslararası hukukta karşılığı olan, ayrılma hakkını saklı tutan bir ortaklık formu sunma potansiyeline sahiptir. Türkiye’nin ve KKTC siyasetinin, iki devletli çözüm tezinin hukuki ve güvenlik gereksinimlerini karşılayan, uluslararası toplumla müzakere edilebilirliği artırabilecek bir ara formül olarak Konfederalizm seçeneğini daha ciddi bir stratejik tartışma konusu haline getirmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu çözüm modeli, mevcut de facto durumu yasallaştırarak statükonun yarattığı belirsizliği giderebilecek pragmatik bir yol sunma potansiyeline sahiptir. Umarım ki yeni siyasi süreçte bu model daha çok tartışılır ve alternatif çözüm olarak gündeme gelir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Başörtüsü Tartışmalarının, Siyasi, Hukuki ve Dini Açıdan Akademik Değerlendirmesi

Son günlerde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde başörtüsü üzerinden yaşanan tartışmalar, toplumun farklı kesimleri arasında derin ayrışmalara neden olmaktadır. Bu tartışmaların salt dini bir mesele olmanın ötesinde, köklü siyasi, psikolojik, dini ve ideolojik arka planları bulunmaktadır. Bu akademik değerlendirme, söz konusu tartışmaların bu farklı boyutlarını analiz etmeyi amaçlamaktadır.

Siyasi Arka Plan:

KKTC’nin siyasi yapısı, Türkiye ile olan yakın ilişkisi ve adanın genelindeki Kıbrıs Sorunu bağlamında şekillenmektedir. Başörtüsü tartışmaları da bu siyasi dinamiklerden bağımsız düşünülemez:

 Türkiye Etkisi: Türkiye’de başörtüsü konusundaki tarihsel süreç ve mevcut durum, KKTC’deki tartışmaları doğrudan etkilemektedir. Türkiye’de yaşanan kamusal alanda başörtüsü serbestliği yönündeki değişimler, KKTC’de de benzer taleplerin dile getirilmesine zemin hazırlamıştır. Ancak, KKTC’nin belli kesimlerindeki laiklik algısı bu taleplerin farklı tepkilerle karşılanmasına yol açmaktadır. Bu kesimler bu tür talepleri laik sistem için bir tehdit olarak görmektedirler. Bu tür özgürlüklerin zamanla karşıt bir dinsel baskıya dönüşeceği şeklinde iddialar ileri sürülüp başörtülü kızların eğitim hakkının engellenmesi meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Bunun tam aksine bu tür dayatmaların esas itibari ile sistemin tutarsızlığı ve zayıflığını ifade ettiği ileri sürülmekte, ortak akıl ve hürriyetleri korumayı esas almayan bir sistem anlayışının zaten meşruluğunun olmayacağı ileri sürülmektedir.

Laiklik Anlayışı ve Devlet-Din İlişkisi: KKTC’nin anayasasında laiklik ilkesi benimsenmekle birlikte, bu ilkenin yorumlanması ve uygulanması konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı kesimler, laikliğin dinin kamusal alandan tamamen dışlanması anlamına geldiğini savunurken, diğerleri devletin tüm inançlara eşit mesafede durması ve bireylerin inançlarını özgürce yaşayabilmesi olarak yorumlamaktadır. Başörtüsü tartışmaları, bu farklı laiklik anlayışlarının bir çatışma alanı haline gelmektedir. Bu iki görüş arasındaki yaklaşım farkı laikliğin ideolojik yorumu ile hukuki yorumu arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Hukuk önünde herkes eşit olduğu ve devlet vatandaşları arasında ayırımcılık yapamaz kuralları gereği hukuk devletinde eğitim hakkı dahil tüm temel hak ve hürriyetler hukukun güvencesi altındadır. Hukuk devleti olmanın gereği budur. Ancak laikliğin ideolojik yorumunda laiklik farlı sınıflar arasında adaleti korumayı değil belli ve kendini üstün gören sınıfın diğerlerine karşı üstünlük ve egemenliğini sağlamak için kullandığı ideolojik ve siyasi bir argümandır. Özellikle AK Parti Hükümeti’nin önceki olaylardan yeteri kadar ders almadığı belli cemaat ve tarikatlara liyakati dikkate almadan bazı siyasi makamları dini çok dar alamda yorumlayan baskıcı ve ötekileştirici bazı cemaat ve tarikat üyelerine teslim ettiği şeklinde kamuoyunda oluşan algı laiklikle ilgili kaygıları beslemekte ve laikliği ideolojik bir argüman olarak kullananların argümanlarını kuvvetlendirmektedir. Bu konunun ayrıca derin bir incelenmesi ve analizi gerekmektedir.

Bazı kişiler bu sorunun seçim stratejisi kapsamında suni olarak üretildiğini ileri sürse de, başörtülü kızların eğigim hakkı dahil kamu hizmetlerinden yararlanma haklarının haksız şekilde kısıtlandığı sosyal bir gerçektir ve sorunun hukuk devleti anlayışı içinde özgürlüklerin koruması anlayışı doğrultusunda Sayın Erhürman’ın da vurguladığı üzere toplumsal uzlaşı ile çözülmesi gerekmektedir. Ancak bu toplumsal uzlaşının tüm kesimlerin eğitim hakkı ve yaşam tercihini korumayı amaçlaması gerekmektedir. Bi kesimin dayatması ile uzlaşı olamayacağı açıktır.

Siyasi Kimlik ve Kutuplaşma: Başörtüsü meselesi, KKTC’deki siyasi partiler ve ideolojik gruplar arasında bir kimlik belirleme ve kutuplaşma aracı olarak kullanılabilmektedir. Bazı siyasi aktörler, başörtüsünü dini özgürlükler ve kültürel kimliğin bir ifadesi olarak savunurken, bazıları ise laikliğin korunması ve çağdaş yaşam tarzının sürdürülmesi adına karşı çıkmaktadır. Bu durum, siyasi söylemleri daha da keskinleştirmekte ve toplumsal ayrışmayı derinleştirmektedir.

Seçim Dinamikleri: Yaklaşan veya geçmiş seçim dönemlerinde, başörtüsü gibi hassas konuların siyasi partiler tarafından oy toplama aracı olarak kullanılması muhtemeldir. Bu durum, tartışmaların daha duygusal ve manipülatif bir zemine kaymasına neden olabilir. Sayın Serdar Denktaş’ın medyaya yansıyan söylemlerine baktığımızda dışlayıcı ve ötekileştirici bir söylemi tercih ettiği görülmektedir. Ancak temsil ettiği partinin seçmen tabanının büyük bir kısmının Türkiye göçmenlerinden oluştuğunu dikkate aldığımızda, bu siyasi söylemin tabanında rahatsızlık yaratma riski çok yüksektir. Daha çok Kıbrıslılık söylemini çağrıştıran bu siyasi söylem sol siyasetle özdeşleşen Kıbrıslılık sloganı Demokrat Partiye sol kanattan oy getirip getirmeyeceği de ayrı bir inceleme isteyen bir konudur. İktidar partisi UBP ise bu konuda daha cesur ve özgürlükçü bir söylem geliştirme gayreti içerisindedir. Özellikle Atatürkçülüğü ile tanınan Milli Eğitim Bakanı Nazım Çavuşoğlu’nun tutum ve açıklamaları Türkiye siyaseti ile tam bir uyum içerisinde gözükmektedir. Doğal olarak Nazım Bey’in Türkiye hükümeti nezdindeki popülaritesi artmış gözükmektedir. Cumhurbaşkanı Sayın Ersin Tatar’ın da basına yansıyan başörtülü kızların özgürlüklerini savunucu açıklamaları Türkiye siyaseti tarafından izlenmekte ve takdir edilmektedir. Bağımsız Cumhurbaşkanı olarak aday olması da UBP’nin yanısıra koalisyon ortaklarının da desteğini alma adına önemli bir gelişmedir. Başörtüsü dahil daha özgürlükçü bir siyasi çizgi izlemesi toplum katında genel olarak siyasi desteğini arttırmış gözükmektedir. Yeniden Doğuş Partisi lideri Sayın Erhan Arıklı’nın hükümet ortakları gibi başörtüsü özgürlüğünü savunması özellikle muhafazakar ve de Türkiye göçmenleri nezdindeki desteğini arttırmış gözükmektedir. Könjöktüre baktığımızda Cumhurbaşkanı adayı çıkarmayacağı varsayımını da dikkate aldığımızda bunun Sayın Ersin Tatar’a yarayacağı söylenebilir durumdadır.

Ancak muhalefet partisi CTP’nin söylemlerini dikkate aldığımızda özellikle Sayın Tufan Erhürman’ın bu konuyu siyasi bir oyun olarak gördüğü dayatmacı yaklaşımlara karşı çıkmasında başörtülü kızlara yapılan dayatma konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Başörtüsü özgürlüğünü genişletmeyi amaçlayan tüzüğe bir anayasa hukuk profesörü olarak karşı çıkmasının gerekçesini daha açık olarak belirtmesi gerektiği kanaatindeyim. Ayrıca ideolojik laikliği mi yoksa hukuk devletinin gereği olan laikliğimi savunduğu konusunda da daha net bir söylem ve siyaset geliştirmesi gerekmektedir. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminin güçlü adaylarında birisi olarak gözüken Sayın Erhürman’ın seçmene bu konuda daha net  mesajlar vermesi gerektiği kanaatindeyim. Sayın Erhürman Türkiye hükümeti tamamen ters düşmeme ayrıca sol radikal ve ideolojik laikliği benimseyen parti tabanı ile ters düşmeme arasında bir denge siyasi oluşturmaya çalıştığı şeklinde yaygın bir algı oluşmuştur. Bu algının seçimi nasıl etkileyeceği zamanla daha belirkin hale gelecektir.

Psikolojik Arka Plan:

Başörtüsü tartışmalarının bireysel ve toplumsal düzeyde önemli psikolojik boyutları bulunmaktadır:

Kimlik ve Aidiyet: Başörtüsü, bazı kadınlar için dini ve kültürel kimliklerinin önemli bir ifadesi ve bir gruba aidiyet duygusunun bir parçasıdır. Bu nedenle, başörtüsüne yönelik herhangi bir kısıtlama veya olumsuz söylem, bu bireylerde kimliklerine yönelik bir tehdit algısı ve dışlanmışlık hissi yaratabilir. Din adına örtüyü tercih etmeyen kadınların da aynı şekilde baskıcı ötekileştirici siyasi söylem ve eylemlere karşı güven verici politikalara ihtiyaç vardır.

Özgürlük ve Seçim Hakkı: Başörtüsü takmak veya takmamak, bireysel özgürlük ve seçim hakkının bir parçası olarak görülmelidir. Başörtüsü takan kadınların bu tercihlerine saygı duyulmaması veya bu tercihlerinden dolayı ayrımcılığa maruz kalmaları, psikolojik olarak rahatsız edici ve travmatik olabilir.

Kaygı ve Belirsizlik: Toplumsal tartışmaların yoğunlaştığı dönemlerde, başörtüsü takan veya takmayan bireyler, gelecekteki toplumsal normlar ve kendi konumları hakkında kaygı ve belirsizlik yaşayabilirler. Bu durum, stres seviyelerini artırabilir ve psikolojik iyi oluş hallerini olumsuz etkileyebilir. Bundan dolayı da şekilci yorum ve ötekileştirici söylemlerden uzak durulmalıdır.

Önyargı ve Stereotipler: Başörtüsü üzerinden yapılan tartışmalar, farklı gruplar arasındaki önyargıları ve stereotipleri pekiştirebilir. Başörtüsü takan kadınların belirli bir siyasi görüşe veya yaşam tarzına sahip olduğu yönündeki genellemeler, bireylerin haksız yere yargılanmasına ve ayrımcılığa maruz kalmasına neden olabilir. Bu da sosyal barışı tehdit edebilir. Siyasi dayatma ve yasaklar gündeme gelmese halkımız başörtülü veya örtüsüz olsun bunu sorun yapmamakta hatta aynı aile içerisinde bu farklı tercihler birlikte saygı ve hoşgörü içerisinde yaşayabilmektedir. Üniversite ortamında ve sokakta da bu durum böyledir. Hala Sultan İlahiyat Koleji örneğin bakıldığında da bu sosyal barış ve hoşgörü ortamı rahatlıkla görülebilmektedir. Ancak bu kurumların idari kadroların yapılan dar, ötekileştirici hatta tekfir edici görüşlere sahip siyasi atamalar toplumsa adaleti, güveni ve barış ortamını provoke etmelerine sebep olmaktadır. Devlet kimsenin vatandaşa karşı kullanacağı bir mekanizma olamaz, olmamalıdır.

Dini Arka Plan:

Başörtüsü konusunun dini açıdan farklı yorumları bulunmaktadır:

İslami Metinler ve Yorumlar: Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde başörtüsünün hükmü konusunda farklı alimler tarafından çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bazı yorumlar başörtüsünün farz olduğunu savunurken, bazıları ise daha esnek yaklaşımlar sergilemektedir. KKTC’deki tartışmalarda da bu farklı dini yorumlar referans alınmaktadır.

Dini Özgürlükler: Din ve vicdan özgürlüğü, temel insan haklarından biridir. Bireylerin inançlarının gereği olarak başörtüsü takma veya takmama hakkı, bu özgürlüğün bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Devletin bu özgürlüğü güvence altına alması ve herhangi bir ayrımcılığa izin vermemesi önemlidir. Din ilahi olsa da dinin tüm yorumları beşeridir. Fetva din değildir; müçtehidin bir usule bağlı olarak dini yorumlaması sonucu ulaştığı hükmü ifade eder. Mezhep de din değildir; dini metinlerin yorumunda müçtehidin izlediği usulü/metodoloji ifade eder. Bundan dolayı da bir mezhep veya fetvayı kabul edip etmemek vatandaşın tercihine bağlıdır. İnanç insanın yaşamı algılama biçimidir ve insanın iradesi ile karar verdiği bir alandır. Doğal olarak da devlet adına siyasi makamları işgal edenlerin görevi dini yorumlamak değil, vatandaşların özgürlüklerini adalet anlayışı içerisinde korumak için hukuk devletini gereğini yapmaktır.

Dini Sembollerin Kamusal Alandaki Yeri: Başörtüsü gibi dini sembollerin kamusal alanda ne ölçüde görünür olması gerektiği, farklı dini ve seküler kesimler arasında tartışma konusu olmaktadır. Bazı kesimler, kamusal alanın dinin etkisinden arındırılması gerektiğini savunurken, diğerleri dini sembollerin bireysel ifade özgürlüğünün bir parçası olduğunu ve kamusal alanda da serbest olması gerektiğini düşünmektedir. Öncelikle kamusal alan herkese ait olan ortak alanı ifade eder. Bu alanda ayırımcılık yapılması kamu düzenine aykırı olur. Esas ayırımcılığın yapılmaması gereken yer kamusal alandır. Bunun istisnası özel alandır. İnsanlar özel alanlarında kamusal yükümlülük taşımazlar. Kılık ve kıyafet tercihi hem özel hem de kamusal bir nitelik taşımaktadır. Mesleği icraya engel olmayan, başkalarının hak ve hürriyetlerine genel kamu ahlakına aykırı olmayan her türlü tercih kamusal alanda serbest olmalıdır. Bunun içerisinde kişinin kendi inancı ve onu mutlu eden yaşam tarzını yaşama hakkı da vardır.

Sonuç:

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde başörtüsü üzerinden yaşanan tartışmalar, karmaşık ve çok boyutlu bir yapıya sahiptir. Bu tartışmaların anlaşılabilmesi için siyasi, psikolojik, dini ve ideolojik arka planlarının birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Farklı kesimlerin hassasiyetlerinin ve argümanlarının dikkate alındığı, diyalog ve karşılıklı anlayış temelinde yürütülecek yapıcı tartışmalar, toplumsal kutuplaşmanın önüne geçilmesi ve daha kapsayıcı bir toplumun inşa edilmesi açısından önem taşımaktadır. Aksi takdirde, bu tür tartışmalar toplumsal barışı zedeleyebilir ve KKTC’nin geleceği üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir. Akademik çalışmaların bu tartışmaların farklı boyutlarını derinlemesine analiz etmesi ve çözüm önerileri sunması, daha sağlıklı bir toplumsal zeminin oluşmasına katkı sağlayacaktır. Bunun olabilmesi için de herkesin fikrini özgürce söylemesi ve birbirinin özgürlüğüne saygı kültürünün geliştirilmesi gerekmektedir.

Not: Bu yazı için yapay zeka teknolojisinden de yararlanılmıştır

Başörtüsü Sorunu Bağlamında Çocuk Hakları ile Velayet Hak ve Görevi Hakkında Hukuki Bir Değerlendirme

Türk Medeni Kanunu’nun 335. maddesi uyarınca, “Ergin olmayan çocuk, ana ve babasının velayeti altındadır.” Bu hüküm, velayetin temelini oluşturur ve çocuğun bakım, eğitim, temsil gibi konulardaki haklarını kapsar. Velayet, sadece bir hak değil, aynı zamanda bir sorumluluktur. Anne ve baba, çocuklarının maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür.

Velayetin Ortak Kullanımı (TMK m. 336): Evlilik devam ettiği sürece, anne ve baba velayeti birlikte kullanırlar. Bu, çocuğun yetiştirilmesiyle ilgili kararların ortaklaşa alınması anlamına gelir. Velayet yetkisi doğal olarak çocuğun bakımı yanısıra ne giyeceğine karar verme hakkını da içerir. KKTC Hukuku’da TC hukuku ile bu konularda benzerlik göstermektedir. Doğal hukuk ve ahlakın gereği olarak çocuk üzerinde birinci derecede hak yükümlülük sahibi olan onu doğuran annesi ve ona bakan anne ve babasına aittir. Şüphesiz ki çocuğun üstün yararını enfazla düşünen ve koruyan onun anne ve babasıdır. Anne ve babaya ait ola bu hak ve görev ulusal ve uluslararası hukukun temel prensiplerinden olan üstün yarar ilkesi ileri sürülerek siyasi veya keyfi nedenlerle sınırlanamaz. Anne ve babanın bu yetkisi, çocuğuna temel insan hak ve hürriyetleri ile temel çocuk haklarının açık ihlalinin mahkeme kararı tespit edilmesi ile kısıtlanabilir. Mahkemeleri temsilen görev yürüten hakimler ulusal ve uluslararası hukukun temel ilkelerinden olan üstün yarar ilkesini yorumlarken siyasi ve ideolojik gerekçelere dayanarak bu hakkı sınırlayamaz. Çünkü ulusal ve uluslararası yasalar da velayet hakkının birinci derecede anne ve babaya ait olduğunu vurgulamaktadır.

Dini inançlar içten gelen isteği ifade eder. İçten gelmeyen bir inanç, inanç olamaz. Bu yüzden çocuklar buluğ çağına erene kadar dini inançların mükellefi değildirler. Bu süreçte anne ve baba çocuğunun üstün yararını gözeterek çocuğun kişilik gelişimini sağlama yükümlüğünü taşır ve bu süreçte de ne giyeceğine karar verir. Anne ve baba bu süreçte çocukları için dini, mini, transparan veya seksi kıyafet tercih etmeleri sebebiyle hukuki bir sorumluluk taşımazlar ve velayet hakları kısıtlanamaz. Çocuk buluğ çağına erişince kendi karar mekanizmasını oluşturmaya başlar. Esas itibari ile çocuğun bazı kıyafetleri buluğ çağından önce de beğenip beğenmeme yetisi vardır. Bu yüzden çocuğun tercih yetisi olmadığı genellemesi de hatalıdır. Ancak bu süreçte esas karar vericiler anne ve babalardır.

Meseleyi dini açıdan ele aldığımızda Hz. Muhammed’in kılık kıyafet tercihi sebebiyle herhangi bir kişiye dünyevi bir ceza uyguladığına dair hiçbir delil olmaması sebebiyle bu konuda kişilerin kendi sorumluluklarını taşıyarak tercih haklarını kullanma hakları vardır. Bu yüzden çağdaşlık veya dini inanç gerekçesi ile topluma kılık ve kıyafet dayatılmasının dini, ahlaki ve hukuki meşru bir zemini yoktur. Okullar ve de camiiler kamu kurumları oldukları için anayasal bir hak olan eşitlik hakkı çerçevesinde herkes bu kurumlardan eşit olarak hizmet alma hakkına sahiptir. Öğretmen veya imamlar kendi inanç ve ideolojilerine dayanarak bu hakkı kısıtlayamazlar. Sonuç olarak yasalarımıza göre çocuklar reşit olana kadar anne babanın velayeti altındadır. Bu da ne giyeceğine karar verme hakkını da kapsar.

Ortadoğu’daki Çatışmaların Siyasi, İdeolojik, Dini, Mezhepsel Nedenleri ve Türkiye’nin Çözüm Potansiyeli

Ortadoğu tarih boyunca etnik, dinsel ve mezhepsel güç mücadelelerinin merkezi olmuş bir coğrafyadır. Günümüzde ise Suriye’deki iç savaş, DEAŞ ve benzeri radikal örgütlerin ortaya çıkışı, İsrail’in bölgesel stratejileri ve büyük güçlerin müdahaleleri bu çatışmaları daha da karmaşık hale getirmiştir. Geçmişte olduğu gibi bugün de sorunun dini, siyasi ve etnik boyutlarını anlamadan etkili bir çözüm üretmek oldukça güç gözükmektedir. Türkiye bu süreçte kritik bir aktör olarak hem bölgesel hem de uluslararası çapta çözüm için anahtar bir rol oynama potansiyeline sahip bir ülkedir. Türkiye siyasetinin rolünün ve potansiyelinin doğru olarak tespit edilebilmesi için sorunun nedenlerinin doğru olarak tespit ederek şartlara uygun politikaların üretilmesi gerekmektedir. Ortadoğu’daki çatışmaların nedenleri şöylece özetlenebilir:

Etnik, İdeolojik, Dini ve Mezhepsel Gerilimler

Ortadoğu’daki sorunların temelinde etnik, ideolojik, dini ve mezhepsel ayrılıklar yatmaktadır. Amerika ile Rusya ve Çin’in arasındaki rekabetin Ortadoğu’daki ideolojik yansımaları genellikle sağcılık ve solculuk ideolojileri görüntüsünde ortaya çıkmaktadır. Bu ideolojik rekabetler bazen din ve mezheplerle bağlantılı hale gelmektedir. Rusya ile yakınlık içerisinde olan Suriye’deki Esed rejiminin Nusayri (Alevi) kökeni, Sünni çoğunluğun yönetimden dışlanmasına yol açarak iç savaşı tetiklemiştir. İran, Şii hilali stratejisiyle bu rejime destek verirken, Suudi Arabistan ve diğer Sünni ülkeler Suriye’de muhalif grupları desteklemektedir. ABD ise genellikle İran karşıtlığı ile özdeşleşmiş Sunni bir taraftarlık siyaseti izlemektedir. Bu mezhepsel kutuplaşma, DEAŞ gibi radikal örgütlerin ortaya çıkışını kolaylaştırmış ve bölgesel istikrarsızlığı derinleştirmiştir. ABD’nin İsrail siyasi işbirliği içerisinde olması ise hem Sünni hem de Şii gruplar arasında bir ikileme sebep olmaktadır. Bu süreçte Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam inançları büyük ölçüde bu çatışma ekseninde ilahi özlerinden uzaklaştırılarak kapitalist anlayışın etkisi altında gelişen etnik, ideolojik ve sınıfsal çatışmaların meşrulaştırıcı aracı haline getirilmiştir. Bunun bir sonucu olarak da bölgedeki istikrarsızlık daha da büyüyerek uluslararası inanç merkezli çatışmalar görüntüsüne büründü.

Amerikan Müdahaleleri ve Güç Boşluğu

ABD’nin 2003’teki Irak işgali, Saddam Hüseyin rejimini devirerek bölgede büyük bir güç boşluğu yaratmıştır. Bu boşluk, Sünni Arap toplulukların dışlanmasına ve DEAŞ’ın geniş bir taban bulmasına neden olmuştur. Ayrıca, ABD’nin Suriye’de rejim değişikliğine yönelik politikaları, silahların ve lojistik desteklerin yanlış grupların eline geçmesiyle sonuçlanmış, radikalleşmeyi hızlandırmıştır. Bu durum ABD ve radikal gruplar arasındaki ilişkinin boyutu ile ilgili de farklı tartışmalara neden olmuştur. Bunun bir sonucu olarak da İran Şii akımlara karşı DEAŞ’in sistematik olarak planladığı ve desteklendiği gibi görüşler ileri sürülmüştür.

DEAŞ gibi gruplar, ABD’nin doğrudan bir desteğiyle kurulmuş olmasa da Amerikan dış politikasının bölgedeki etkileri bu tür örgütlerin güçlenmesine yol açmıştır. Özellikle Irak ve Suriye’deki güç boşlukları, radikal örgütlerin taban bulmasını kolaylaştırmıştır. ABD’nin İran’a karşı bir denge unsuru olarak DEAŞ’ın varlığından dolaylı şekilde faydalandığı yönündeki iddialar ise akademik çevrelerde tartışılmaktadır.

Buna karşılık, ABD liderliğindeki koalisyon DEAŞ’a karşı ciddi askeri operasyonlar düzenlemiş ve bu örgütün liderlerini etkisiz hale getirmiştir. Ancak bu mücadele sırasında ABD’nin, PYD/YPG gibi gruplarla işbirliği yapması, bölgedeki diğer müttefikleriyle, özellikle Türkiye ile gerilimlere neden olmuştur. Bu çatışa zemininde son dönemlerde artan siyasi suikastlar ise uluslararası ilişkilerde hukuku ve diplomasinin devre dışı kalmasına yol açarak güven ve istikrar sorununu daha da karmaşık hale getirmiştir.

İsrail’in Stratejik Hesapları

İsrail’in Batı Şeria ve Golan Tepeleri’ndeki genişleme politikaları, bölgedeki tansiyonu artırmaktadır. İsrail’in özellikle bazı Kürt gruplar ve Dürziler ile işbirliği politikası bölgedeki tansiyonu yükselten bir diğer önemli politik nedendir. İsrail ile ilgili Türkiye ve bölge devletlerinin en fazla öner çıkardıkları ve İsrail’in saldırgan politikalarının arkaplanındaki amaç olarak gördükleri “vadedilmiş topraklar” meseledir. Tevrat’ta sınırları belirlenen bu topraklar Türkiye dahil birçok bölge ülkesini tedirgin etmektedir.

Türkiye siyaseti yavaş yavaş bu tehdit unsuruna karşı bir güvenlik siyasetine evrilmektedir. Bunun devam etmesi durumunda Türkiye ve İsrail’in askeri anlamda da karşı karşıya gelmeleri kaçınılmaz bir hal alabilir. Ayrıca İsrail ile işbirliği içinde olan Dürziler ile Kürlerin de süreçte Türkiye’nin güvenlik politikasının hedefi haline gelmeleri kaçınılmaz bir hal alacaktır. İsrail’in bu bölgede başarılı olması uzun vadede hem Kürtleri hem de Dürzileri tehdit eden bir politik durumun ortaya çıkarmasına da sebep olacaktır. Bunun da temel sebebi vadedilmiş topraklar inanıcının Kürt ve Dürzilerin de topraklarını kapsamasıdır. Bu inancın İsrail devleti için de büyük bir tehdit oluşturduğu açıktır. Bu tehdit, bu inancın Türkiye dahil bölge halklarının bağımsızlık ve egemenlik haklarının ihlali potansiyelinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bölge halkları ve İsrail halkını da tehdit eden ve düşmanlıklara sebep olan bu inancın ilahiyat açısından yeniden değerlendirilerek makul bir çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Daha önceki bir yazımda bu inancın ortaya çıkışını değerlendirdiğim için burada konunun detaylarına girmeyeceğim. Dolayısıyla insan haklarına dayalı yeni politikalar ve öğretim programları geliştirilerek halkların oluşturulmuş olan çatışmacı tarihin ve dini algıların etkisinden arındırılmaları gerekmektedir. Bu perspektif doğrultusunda İsrail ile doğrudan veya dolaylı diyalog kurarak, bölgedeki tansiyonun düşürülmesine katkıda bulunulmalı, geleceğin güven ve barışı esas alan değerler üzerine yeniden inşası için işbirliği yapılmalıdır. Ancak savaş ekonomisi siyaseti yürüten büyük silah teknolojilerine sahip olan ülke siyasetçilerinin bu tür bir siyaseti onaylamakta güçlük çekecekleri hatta böyle bir açılımı risk olarak görmeleri kuvvetle muhtemeldir. Sivil toplum ve insan hakları bilincinin savaş ekonomisinin önüne geçebilmesi durumunda siyasi istikrar ve çözüm imkanları güçlenecektir.

Sorunların Çözümü İçin İzlenebilecek Politikalar

  1. Bölgesel Uzlaşı ve Diyalog

Ortadoğu’da uzun vadeli istikrar, etnik, ideolojik, dinsel ve mezhepsel gerilimlerin azaltılabilmesi için çok kültürlüğü esas alan, ortak ekonomik işbirliği alanları üretmeyi amaçlayan politikaların geliştirilmesi ile mümkün hale gelebilir. Türkiye, İran ve Suudi Arabistan arasında bir denge sağlayarak Suriye krizinin çözümüne yönelik bir bölgesel uzlaşı platformu oluşturabilir. Bu platform bölgede rekabet eden ABD, Rusya ve AB ülkelerinin de menfaatlerini koruyucu bir strateji üzerine kurulmalıdır. Şüphesiz bu bölgedeki çatışmaların en önemli sebebi çıkarlar çatışmasıdır. Esas itibari ile bölge ülkelerinin sahip olduğu petrol gaz ve diğer doğal kaynaklar uluslararası siyasetin esas motivasyon kaynağıdır. Bu konuda savaş ve sömürgecilik anlayışını yansıtan politikalar yerine tarafların ortak menfaatlerini esas alan politikalar geliştirilmelidir. Nitekim bu kaynaklara sahip olan ülkeler dış pazarlara ihtiyaç duymaktadırlar. Buna bağlı olarak çok ortaklı uluslararası şirketler kurularak savaş ve çatışmalara gerek kalmadan kaynakların bölge ve diğer ülkelerin hizmetine sunulması mümkündür.

  • Ekonomik Kalkınma ve Güvenlik Reformu

Bölgedeki radikalleşmenin önüne geçmek için yoksulluk ve işsizlik gibi yapısal sorunların çözülmesi gerekmektedir. Türkiye, bölgedeki ekonomik kalkınma projelerine liderlik ederek hem mültecilerin dönüşüne hem de yerel halkın radikal gruplara yönelmesinin önlenmesine katkı sağlayabilir.

  • Suriye’de Kapsayıcı Geçiş Süreci

Suriye’deki anayasa süreci uluslararası gözetim altında desteklenmeli, ülkenin yeniden inşası için küresel fonlar sağlanmalıdır. Türkiye, garantör ülkeler arasında aktif bir rol oynayarak bu süreci hızlandırabilir.

  • Terörle Mücadelede Ortak Stratejiler

DEAŞ ve YPG/PYD gibi grupların faaliyetlerinin engellenmesi için bölgesel güvenlik işbirlikleri artırılmalıdır. Türkiye, terörle mücadelede uluslararası aktörlerle işbirliğini sürdürmeli, ancak kendi ulusal güvenlik çıkarlarını da insan hakları temelinde korumalıdır.

  • Dengeli Diplomasi

Türkiye, ABD ve Rusya arasında dengeli bir politika izleyerek Suriye krizinde etkili bir arabulucu olabilir. Aynı şekilde, İran ve Suudi Arabistan arasındaki mezhep gerilimlerini azaltmada da önemli bir aktör olabilir.

  • İnsani Mülteci Politikası

Türkiye, dünyada en fazla mülteci barındıran ülke olarak, Suriye krizinde insani bir liderlik örneği sergilemiştir. Ancak mültecilerin güvenli dönüşü için hem uluslararası fonların artırılması hem de Suriye’de güvenli bölgelerin oluşturulması gereklidir.

  • Bölgesel Güvenliğin Sağlanması

Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki güvenli bölgeler aracılığıyla DEAŞ’ın  ve diğer terör gruplarının yeniden güçlenmesini engelleyebilir ve bu bölgelerde yerel halkın sosyal ve ekonomik kalkınmasına öncülük edebilir. Ancak bunun başarılabilmesi için bu grupların ortaya çıkmasın sağlayan etkenlerin tespit edilerek, teröre zemin hazırlayan sorunların çözüme kavuşturulması gerekmektedir.

Ortadoğu’daki sorunların çözümü, çok katmanlı ve uzun vadeli bir siyaseti gerektirir. Türkiye hem tarihi bağları hem de bölgesel gücü sayesinde bu süreçte anahtar bir rol oynayabilir. Dini ve mezhepsel gerilimlerin azaltılması, ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi ve uluslararası işbirliğinin artırılması, Türkiye’nin bölgesel barış ve istikrarı sağlamadaki etkisini güçlendirecektir. Bu süreçte, Türkiye’nin insan haklarına dayalı bölgesel şartları da konsolide eden dengeli ve kararlı bir dış politika izlemesi bölgenin istikrara kavuşmasının yanısıra küresel bir denge unsuru haline gelmesini sağlayacaktır.

KKTC Hukuk Dairesi (Başsavcılık)’nin Meclis Başkanlığı Seçimi ile İlgili Görüşünün Hukuki Analizi

Bilindiği üzere KKTC Meclis Başkanı seçiminde Anayasa ve İçtüzüğün yorumunda çıkan sorun sebebiyle görüş alınmak üzere Hukuk Dairesi (Başsavcılığa) yazılan yazıya istinaden verilen cevapta 5. turda “hayır” oylarının evet oylarından fazla olmasından dolayı meclis başkanının seçilemediği;  ancak Cumhuriyeti Meclisi İçtüzüğü’nün 10. Maddesinin 7. fıkrasında yer alan kuralın ne anlama geldiğini yorumlama yetkisinin öncelikle Cumhuriyet Meclisinde olduğu belirtilmiştir. Aynı yazılı kararda salt çoğunluk aranan ilk dört turdan farklı olarak 5. turda seçilmek için nisbi ve/veya basit çoğunluğun arandığı da belirtilmiştir. Ayrıca Anayasa’nın 83. Maddesi yazılırken ise iki adayın yarışacağı varsayımıyla yazıldığı belirtiliyor.

Genel çerçevesi bu olan kararı incelediğimizde aslında Hukuk Dairesi kesin karar için 10. maddenin 7. fıkrasının yorumunda 1. derecede yetkinin yine bu tüzüğü yapan Cumhuriyet Meclisi’nde olduğu açık olarak ifade edilmektedir. Bu yazılı görüşten sağlıklı bir sonuca varmak için aslında Cumhuriyet Meclisi’nin İçtüzüğü’nün 10. maddesinin 7. fıkrasını yorumlaması gerektiği sonucu da çıkmaktadır. Savcılık 10. Maddenin 7. fıkrasında adayın tek olması halinde aynı kuralların uygulanacağının hükme bağlandığı, ilk nazarda bu herhangi bir çoğunluk aranmadan tek adayın alacağı oylar ile seçilmiş olabileceğinin düşünülebileceği de ifade edilmiştir. Yine aynı kararda Anayasa’nın 83. maddesi görüşülürken seçimin 10 gün içinde sonuçlandırılması tartışılırken tutanakların 142. sayfasından yapılacak olan 5. tur oylamanın basit çoğunluk olacağının anlaşılacağı belirtilmektedir.

Bilindiği üzere hukukun ana amacı keyfiliği ve belirsizliği engellemektir. İlgili anayasa ve tüzük maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, savcılık görüşünün hukukun bu temel amacıyla uyumlu olup olmadığının tespiti gerekmektedir. Kanaatimce 5. turda nisbi ve/veya basit çoğunluk aranmasının ana sebebi Meclis’in keyfilik ve belirsizliğe itilmesini engellemektir. İç tüzükte seçimin 10 gün içinde tamamlanması gerektiği kaydı da bu amaca yöneliktir. Tek adayın çıkması ve/veya iki adayın 5. tura kalması bu süre sınırını ortadan kaldırmaz. Ayrıca “hayır” oylarının bir adayın oyları gibi yorumlanması da anayasanın lafzına ve de İçtüzüğün düzenlenme biçimine aykırıdır. İki adayın çıkmaması ve aynı durumun devam etmesi durumunda seçimin sonuçlanamayacağı açıktır. Böyle bir açıklığa izin verilmesi hukukun ana ilkesi olan keyfiliği ve belirsizliği engellemeye aykırı olacağı açıktır. Bu yorum ayrıca hukuki bir zorunluluk olan seçimlerin 10 gün İçinde tamamlanması hükmüne de aykırıdır ve bu hükmü işlevsiz hale getirmektedir. Sonuç olarak Hukuk Dairesi (Başsavcılık)’ın karar sonunda belirttiği üzere İçtüzüğün 10. naddesinin 7. fıkrasının İçtüzüğü yazan ve birinci derecede yorumlama yetkisi olan Meclis tarafından yorumlanarak bir karara varılmalıdır. Bilindiği üzere Hukuk Dairesi’nin görüşleri bağlayıcı değildir ve Anayasa Mahkemesi’nin de Meçlisi’n iç işleyişini denetleme yetkisi yoktur. Doğal olarak Meclis’in sebep olduğu bu sorunu çözmek yine Meclis’e düşmektedir ve bu aşamada yapılması gereken ilgili tüzüğün öncelikle yorumlanması ve de belirttiğim belirsizlikler de dikkate alınarak gerekirse tüzük değişikliğine gidilmesidir. Savcılığın görüşünün son cümlesinin de gereğinin bu olduğu kanaatindeyim.

The greatest WordPress.com site in all the land!