Türkiye’de Tarikatlar ve Cemaatler: Sosyolojik Dönüşümü Hukuk Devleti ve Sivil Toplum Perspektifinden Değerlendirmek

Giriş

Türkiye’de tarikatlar ve dini cemaatler üzerine yapılan tartışmalar çoğu zaman güncel siyasal gelişmeler, güvenlik endişeleri veya münferit olaylar çerçevesinde şekillenmektedir. Ancak bu yapıların toplumsal konumunu ve işlevlerini sağlıklı biçimde değerlendirebilmek için konuya yalnızca din veya siyaset ekseninden değil; modernleşme, sivil toplum, hukuk devleti, kurumsallaşma ve toplumsal değişim teorileri bağlamında yaklaşmak gerekmektedir. Böyle bir yaklaşım, hem genelleyici yargılardan kaçınmayı hem de farklı dini oluşumları kendi tarihsel ve kurumsal bağlamları içerisinde değerlendirmeyi mümkün kılar.

Bu çerçevede tarikatlar ve cemaatler, yalnızca dini inanç ve pratiklerin sürdürüldüğü yapılar değil; aynı zamanda sosyal dayanışma, kültürel aktarım, kimlik inşası ve sivil katılım süreçlerinde rol oynayan toplumsal aktörler olarak da ele alınmalıdır. Bununla birlikte modern hukuk devletlerinde bu yapıların faaliyet alanları, bireysel hak ve özgürlükler ile kamusal kurumların işleyişi arasındaki denge açısından dikkatle değerlendirilmelidir.

1. Kavramsal Ayrım: Tarikat ve Cemaat

Tartışmanın sağlıklı yürütülebilmesi için öncelikle “tarikat” ve “cemaat” kavramlarının birbirinden ayrılması gerekmektedir.

Tarikat, İslam tasavvuf geleneği içerisinde ortaya çıkan, belirli bir manevi silsileye ve eğitim yöntemine dayanan dini yapılara verilen isimdir. Nakşibendilik, Bektaşilik, Kadirilik ve Mevlevilik bu geleneğin bilinen örnekleri arasında yer almaktadır.

Cemaat ise daha geniş bir kavram olup, belirli bir dini yorum veya amaç etrafında örgütlenen toplulukları ifade eder. Her cemaat bir tarikat değildir. Örneğin bazı dini topluluklar tasavvufi bir silsileye bağlı olmaksızın eğitim, tebliğ veya sosyal faaliyet odaklı yapılar olarak örgütlenebilmektedir.

Bu nedenle Türkiye’deki bütün dini oluşumları tek tip bir kategori altında değerlendirmek, sosyolojik gerçekliği açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Her yapının kendi tarihsel kökeni, örgütlenme biçimi ve toplumsal işlevi bulunmaktadır.

2. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Dinî Alanın Dönüşümü

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Cumhuriyet’e uzanan süreç, din-devlet ilişkilerinde köklü bir dönüşüme işaret etmektedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleştirilen reformlarla tekke ve zaviyeler kapatılmış, medrese sistemi tasfiye edilmiş ve dini hizmetlerin yürütülmesi büyük ölçüde merkezi bir yapıya bağlanmıştır.

Bu süreç yalnızca dini alanın sivilleşmesi olarak değil, aynı zamanda din hizmetlerinin önemli ölçüde devlet denetimi altına alınması olarak da değerlendirilmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasıyla birlikte dini hizmetlerin önemli bir bölümü kamusal bir kurumsal çerçeveye taşınmıştır.

Bununla birlikte dini ihtiyaçların ve manevi aidiyetlerin toplumdaki varlığını sürdürmesi, çeşitli tarikat ve cemaatlerin farklı biçimlerde faaliyetlerini devam ettirmelerine zemin hazırlamıştır. Böylece dini yaşamın bir kısmı devlet kurumları aracılığıyla, bir kısmı ise sivil alanda varlığını sürdürmüştür.

3. Modernleşme Sürecinde Tarikat ve Cemaatler: Tönnies’in Perspektifi

Ferdinand Tönnies’in geliştirdiği Gemeinschaft (cemaat) ve Gesellschaft (cemiyet/toplum) ayrımı, Türkiye’deki dini yapıların dönüşümünü anlamada önemli bir teorik çerçeve sunmaktadır.

Tönnies’e göre cemaat tipi ilişkiler;

  • ortak değerler,
  • gelenekler,
  • aidiyet duygusu,
  • yüz yüze etkileşim

üzerine kuruludur.

Buna karşılık cemiyet tipi ilişkiler;

  • hukuki düzen,
  • kurumsal yapı,
  • sözleşmesel ilişkiler,
  • rasyonel örgütlenme

temelinde şekillenir.

Türkiye’deki birçok dini topluluk günümüzde bu iki model arasında yer alan hibrit örgütlenmeler görünümündedir. Bir yandan geleneksel manevi bağlarını korurken, diğer yandan vakıflar, dernekler, eğitim kurumları, medya faaliyetleri ve ekonomik organizasyonlar aracılığıyla modern kurumsal yapılara dönüşmektedirler.

Bu gelişme, modernleşmenin dini yapıları ortadan kaldırmasından ziyade onları yeni toplumsal koşullara uyarladığı yönündeki sosyolojik yaklaşımlarla da uyumludur.

4. Karizmadan Kurumsallaşmaya: Weber’in Otorite Kuramı

Max Weber’in otorite tipolojisi, dini toplulukların örgütsel dönüşümünü anlamada önemli katkılar sunmaktadır.

Weber’e göre otorite üç temel kaynaktan beslenebilir:

  1. Geleneksel otorite,
  2. Karizmatik otorite,
  3. Hukuki-rasyonel otorite.

Birçok dini topluluk kuruluş aşamasında güçlü bir manevi liderin etkisiyle gelişmektedir. Weber’in “karizmatik otorite” olarak tanımladığı bu durum, takipçilerin liderin manevi özelliklerine duyduğu güven ve bağlılığa dayanmaktadır.

Ancak topluluk büyüdükçe ve faaliyet alanı genişledikçe, yalnızca karizmatik bağlılık kurumsal ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Bu noktada yönetim mekanizmaları, bürokratik süreçler ve kurallar ortaya çıkmaktadır. Weber’in “karizmanın rutinleşmesi” olarak adlandırdığı bu süreç, dini yapıların kurumsallaşmasını açıklayan temel kavramlardan biridir.

Kurumsallaşma beraberinde yeni sorumluluklar doğurmaktadır. Özellikle:

  • mali şeffaflık,
  • hesap verebilirlik,
  • iç denetim,
  • hukuka uygunluk

gibi ilkeler kurumsal sürdürülebilirliğin önemli unsurlarına dönüşmektedir.

5. İbn Haldun’un Asabiyet Kavramı ve Toplumsal Dayanışma

İbn Haldun’un geliştirdiği asabiyet kavramı, toplumsal dayanışma ve kolektif aidiyetin açıklanmasında önemli bir teorik araçtır.

Asabiyet, bireyleri ortak amaçlar etrafında bir araya getiren dayanışma duygusunu ifade etmektedir. Tarihsel olarak toplulukların sürekliliğini sağlayan bu dayanışma biçimi, modern dini grupların iç örgütlenmesinde de belirli ölçülerde gözlemlenebilir.

Bununla birlikte modern hukuk devletlerinde grup aidiyeti ile kamusal tarafsızlık arasında dikkatli bir denge kurulması gerekmektedir. Grup sadakatinin;

  • liyakat,
  • eşitlik,
  • kurumsal tarafsızlık

ilkelerinin önüne geçmesi durumunda çeşitli yönetsel ve hukuki sorunlar ortaya çıkabilmektedir.

Bu nedenle modern demokratik sistemlerde toplumsal dayanışmanın anayasal vatandaşlık bilinci ve hukukun üstünlüğü ilkeleriyle uyumlu şekilde gelişmesi önem taşımaktadır.

6. Sosyal Sermaye Perspektifi: Putnam’ın Yaklaşımı

Robert Putnam’ın geliştirdiği sosyal sermaye teorisi, dini toplulukların toplumsal işlevlerini değerlendirmede önemli katkılar sağlamaktadır.

Putnam’a göre güven, gönüllülük ve karşılıklı dayanışma demokratik toplumların önemli kaynaklarıdır. Dini topluluklar da eğitim faaliyetleri, sosyal yardım programları, afet destek çalışmaları ve gönüllülük faaliyetleri aracılığıyla önemli ölçüde sosyal sermaye üretebilmektedir.

Putnam sosyal sermayeyi ikiye ayırmaktadır:

6.1. Bağlayıcı (Bonding) Sosyal Sermaye

Aynı topluluk içindeki dayanışmayı güçlendirir. Aidiyet ve karşılıklı destek üretir.

6.2. Köprü Kurucu (Bridging) Sosyal Sermaye

Farklı toplumsal gruplar arasında güven, diyalog ve iş birliği oluşturur.

Demokratik toplumlar açısından yalnızca iç dayanışmayı güçlendiren değil, farklı kesimleri birbirine yaklaştıran köprü kurucu sosyal sermaye daha kapsayıcı sonuçlar üretmektedir.

Bunun yanında aşırı içe kapanmış sosyal ağların dışlayıcılık, grupçuluk ve nepotizm gibi sorunlara yol açabileceği de göz ardı edilmemelidir.

7. Habermas, Kamusal Alan ve Post-Seküler Toplum

Jürgen Habermas’ın kamusal alan teorisi, dini toplulukların demokratik toplumdaki yerini anlamak açısından önemli bir perspektif sunmaktadır.

Habermas’a göre demokratik toplumlarda çeşitli toplumsal aktörler kamusal tartışmalara katılma hakkına sahiptir. Dini topluluklar da bu anlamda kamusal alanın meşru aktörleri arasında değerlendirilebilir.

Ancak bu katılımın;

  • temel haklar,
  • anayasal düzen,
  • hukukun üstünlüğü,
  • demokratik müzakere

ilkeleri çerçevesinde gerçekleşmesi gerekir.

Habermas’ın sonraki çalışmalarında geliştirdiği post-seküler toplum yaklaşımı ise dinin modern toplumlarda tamamen ortadan kalkmadığını, aksine kamusal yaşamın önemli bileşenlerinden biri olmayı sürdürdüğünü vurgulamaktadır. Bu çerçevede hem seküler hem de dini aktörlerin karşılıklı öğrenme süreçleri içerisinde bulunmaları demokratik çoğulculuğun gelişmesine katkı sağlayabilir.

8. Hukuk Devleti ve Dini Toplulukların Kurumsal Konumu

Modern demokratik sistemlerde temel mesele, dini toplulukların var olup olmaması değil; hangi hukuki çerçeve içerisinde faaliyet gösterecekleridir.

Türkiye’de anayasal güvence altındaki:

  • din ve vicdan özgürlüğü,
  • örgütlenme özgürlüğü,
  • ifade özgürlüğü

çeşitli dini oluşumların hukuk düzeni içinde faaliyet göstermelerine imkân tanımaktadır.

Ancak demokratik hukuk devletlerinde bütün sivil toplum kuruluşları için geçerli olan temel ilkeler dini topluluklar için de geçerlidir:

  • hukuki statünün açıklığı,
  • mali şeffaflık,
  • hesap verebilirlik,
  • kamusal denetime açıklık,
  • bireysel hakların korunması.

Bu nedenle devlet ile dini yapılar arasındaki ilişkinin belirsiz alanlardan çıkarılarak açık, öngörülebilir ve denetlenebilir kurallarla düzenlenmesi önem taşımaktadır.

9. Güncel Tartışmalar ve Sosyolojik Yaklaşımın Gerekliliği

Türkiye’de özellikle son yıllarda dini topluluklar etrafında yaşanan tartışmalar, devlet-toplum ilişkileri, eğitim politikaları, gençlik çalışmaları ve kurumsal denetim konularını yeniden gündeme taşımıştır.

Ancak sosyolojik analiz, münferit olaylardan hareketle bütün gruplar hakkında genelleyici hükümler vermeyi değil; çeşitliliği ve farklılaşmayı dikkate almayı gerektirir. Bu nedenle herhangi bir dini oluşum hakkında yapılacak değerlendirmeler, ampirik veriler ve nesnel araştırmalar temelinde gerçekleştirilmelidir.

Sonuç

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel mesele, dini toplulukların varlığını tartışmaktan ziyade onların demokratik hukuk devleti içerisinde nasıl konumlandırılacağıdır. Tönnies’in toplumsal dönüşüm analizi, Weber’in kurumsallaşma yaklaşımı, İbn Haldun’un dayanışma teorisi, Putnam’ın sosyal sermaye kavramsallaştırması ve Habermas’ın kamusal alan anlayışı birlikte değerlendirildiğinde ortak bir sonuca ulaşılmaktadır:

Güçlü bir toplum; özgür bireyler, çoğulcu sivil toplum, şeffaf kurumlar, hukukun üstünlüğü ve eşit vatandaşlık ilkeleri üzerine inşa edilir.

Bu bağlamda Türkiye’nin demokratik geleceği, farklı inanç ve düşünce gruplarının hukuki eşitlik temelinde bir arada yaşayabildiği; sivil toplumun güçlendiği, kamu kurumlarının hesap verebilir olduğu ve toplumsal çoğulculuğun güvence altına alındığı bir kamusal düzenin geliştirilmesine bağlı görünmektedir. Bu hedef, ne dışlayıcı yasaklama politikalarıyla ne de denetimsiz serbestiyet anlayışıyla gerçekleştirilebilir. Esas ihtiyaç, özgürlük ile denetimi, çoğulculuk ile hukukun üstünlüğünü dengeli biçimde bir araya getiren demokratik bir yönetişim modelidir. Siyasal iktidarlar cemaat ve tarikatlarla olan siyasi ilişkilerini bu çerçevede yürütür ve bu kültürün gelişmesine katkı sağlarsa, hem siyasi gerginliğin azalmasına hem de toplumsal huzurun tesisine önemli katkı sağlayacaklardır. Bunu aksine hareket edilirse, 15 Temmuz askeri darbesi gibi süreçlere evrilebilen yeni çatışma alanları doğma riski büyüyecektir.

NATO ve Birleşmiş Milletler Arasındaki Yapısal Gerilim: Kolektif Güvenliğin Hukuki ve Etik Paradoksları

1. Giriş: İki Farklı Düzenin Kesişim Noktasında Küresel Güvenlik

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), 1949’daki kuruluşundan bu yana sadece askeri bir blok değil, aynı zamanda küresel diplomasinin en karmaşık labirentlerini barındıran “yaşayan bir organizma” olarak evrilmiştir. Çoğu zaman tank paletleri ve jet motorlarının gürültüsüyle özdeşleştirilse de, ittifakın “görünmeyen yüzü” aslında derin bir kültürel ve siyasi kimlik inşası üzerine kuruludur. Bu kimliğin izleri, 1957 Paris Zirvesi’nin ruhunu taşıyan “The Best of Taste” adlı ilk NATO yemek kitabından, ünlü moda evi Hermes tarafından tasarlanan ipek eşarplara ve ittifakın gayri resmi maskotu “Kirpi”ye (Hedgehog) kadar uzanır. Bu semboller, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 2. maddesinde vücut bulan “askeri olmayan iş birliği” ve ortak bir “Batı kimliği” yaratma çabasının tezahürleridir. Ancak bugün NATO, 1949’un ideallerinden 7-8 Temmuz 2026’daki Ankara Zirvesi’ne uzanan tarihsel derinliğinde, operasyonel hızı ile Birleşmiş Milletler’in (BM) hantal hukuki çerçevesi arasındaki temel uyumsuzlukların yarattığı bir gerilim hattında yürümektedir.

2. Yapısal Sürtünme: Kolektif Güvenlik mi, Kolektif Savunma mı?

Uluslararası güvenlik mimarisi, iki farklı doktrin üzerine inşa edilmiştir: BM’nin evrensel “kolektif güvenlik” modeli ve NATO’nun bölgesel “kolektif savunma” anlayışı. BM Şartı Madde 2/4 ile kuvvet kullanma yasağı genel kural olarak belirlenmişken, Madde 51 bu yasağın tek meşru istisnası olan “meşru müdafaa” hakkını tanır. NATO, hukuki varlığını Madde 51 üzerine kurarak kendisini BM sisteminin bir parçası gibi sunsa da, uygulamada BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) karar alma süreçlerindeki tıkanıklıkları aşan bir “yetki tekeli alternatifi” olarak hareket etmektedir.

Aşağıdaki tablo, bu iki sistem arasındaki yapısal ve operasyonel ayrışmayı özetlemektedir:

ÖzellikBM Güvenlik Konseyi (Kolektif Güvenlik)NATO (Kolektif Savunma)
Temel GörevKüresel barış ve güvenliğin tesisi.Müttefik topraklarının bölgesel korunması.
Hukuki DayanakBM Şartı’nın tamamı (Nihai otorite).BM Şartı Madde 51 (Meşru müdafaa).
Karar MekanizmasıDaimi üyelerin veto yetkisine tabi merkezi yapı.Üye devletlerin stratejik konseptleri ve oydaşması.
Operasyonel RolBarışı koruma ve zorlama (Evrensel meşruiyet).Caydırıcılık ve bölgesel güvenlik mekanizması.

Hukuki meşruiyetini BM Şartı’ndan alan bu yapı, BM mekanizmalarının yetersiz kaldığı krizlerde kendi meşruiyet alanını yaratarak sistemin hem tamamlayıcısı hem de fiili rakibi konumuna gelmektedir. Bu özelliği ile de genel bir barış kurumu değil güç dengesi kurmayı amaçlayan baskıcı bir misyon görüntüsü vermektedir.

3. Madde 51’in Modern Savaşlardaki Sınavı: Ukrayna ve İran Örnekleri

Uluslararası hukukta meşru müdafaa hakkı, keyfi bir genişlemeye izin vermeyen “öncesinde gerçekleşmiş bir silahlı saldırı” şartına bağlıdır. Ancak modern jeopolitik arenada, bu hukuki zırhın siyasi amaçlarla araçsallaştırıldığı görülmektedir. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’ya yönelik başlattığı işgali Madde 51 ile gerekçelendirme çabası, bu durumun en bariz örneğidir.

Ukrayna tarafından Rus topraklarına yönelik bir saldırı gerçekleşmemiş olması, Rusya’nın müdahalesini “gereklilik” ve “orantılılık” ilkelerinden mahrum bırakarak hukuki açıdan temelsiz kılmaktadır. Bu ihlal, Roma Statüsü kapsamında net bir “saldırı suçu” (crime of aggression) teşkil etmektedir. Nitekim Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC) Rus yetkililer hakkında çıkardığı tutuklama emirleri, Madde 51’in koruyucu kalkanının bu tür hukuk dışı saldırılar için kullanılamayacağının tescilidir. Hukukun bu şekilde esnetilmesi, insani müdahale normlarının da benzer bir jeopolitik illüzyona dönüşmesine zemin hazırlamıştır. Aynı şekilde ABD’nin İran’a saldırısı, Venezuela Başkanı’nın kaçırılması gibi olaylar da bu kurumların barış misyonuna olan inancı zayıflatarak ciddi bir güven bunalımına sebep olmaktadır.

4. Koruma Sorumluluğu (R2P) ve Seçici Adalet Paradoksu

Koruma Sorumluluğu (R2P) normu, Ruanda ve Somali’deki insani trajedilere seyirci kalınmasının yarattığı derin bir vicdan azabından, stratejist Pat Serrato’nun ifadesiyle “Afrika’dan doğan bir norm” olarak filizlenmiştir. Ancak bu norm, 2011 Libya müdahalesiyle birlikte bazı ülke siyasetçileri ve kurumları tarafından adeta  siyasal bir istismar aracına dönüştürülmüştür.

Libya’da sivil halkı koruma maskesi altında başlayan operasyonun hızla bir “rejim değişikliği” aracına dönüşmesi, R2P normuna vurulan en büyük darbedir. Libya’daki bu kararlılığın Suriye’deki insani krizde veya Myanmar’daki etnik temizlikte sergilenmemesi, “seçici müdahale” eleştirilerini haklı çıkarmaktadır. Pat Serrato’nun vurguladığı üzere, insani müdahalenin jeopolitik bir illüzyona dönüşmesi, normun gelecekteki güvenilirliğini büyük bir belirsizliğe itmiştir. İnsani değerlerin çıkarların gerisinde kalması, bizi sistemin en büyük engeli olan veto gücüne götürmektedir.

5. Veto Gücü: Hukukun Evrenselliği mi, Büyük Güç Siyaseti mi?

BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisi, kolektif güvenlik sistemini yapısal bir felce uğratarak NATO’ya fiili bir hareket alanı sağlamaktadır. Rusya’nın Gürcistan (2008), Kırım (2014) ve Ukrayna (2022) krizlerinde kullandığı vetolar, sistemin bir saldırganı engellemedeki acziyetini kanıtlamıştır. Ancak bu yapısal felç sadece Rusya ile sınırlı değildir.

NATO’nun lider gücü ABD’nin veto pratikleri de benzer bir müttefik korumacı tutum sergilemektedir. ABD; 1972 ve 1982 Lübnan krizlerinden 2011’deki Filistin yerleşimleri kararına kadar müttefiki İsrail’i korumak için defalarca veto yetkisini kullanmıştır. Bunun en güncel örneği, Haziran 2025’te Gazze’de “acil, koşulsuz ve kalıcı ateşkes” talep eden karar tasarısının, Konsey’deki 14 üyenin desteğine rağmen sadece ABD’nin tek bir vetosuyla reddedilmesidir. Bu durum, “kurallara dayalı düzen” söylemi ile müttefik korumacı pratikler arasındaki derin etik çelişkiyi ve hukukun güç siyaseti karşısındaki kırılganlığını ortaya koymaktadır.

6. Mali Tektonik Sarsıntı ve Stratejik Dönüşüm: %5 Hedefi

Günümüzün sertleşen güvenlik ortamı, savunma harcamalarını sosyal refahın önüne koyan bir “mali tektonik sarsıntı” yaratmıştır. 2025 Lahey Zirvesi’nde resmileşen ve GSYİH’nin %5’ine ulaşması beklenen yeni bütçe hedefi, müttefik devletlerin toplumsal sözleşmelerini zorlayan jeopolitik bir zorunluluktur.

Bu devasa mali yükün stratejik dağılımı şu şekilde planlanmıştır:

  • %3,5: Çekirdek savunma gereksinimleri, konvansiyonel askeri kapasite ve modernizasyon.
  • %1,5: Kritik altyapı güvenliği, siber savunma ve hibrit tehditlerle mücadele.

7-8 Temmuz 2026’da gerçekleşecek olan Ankara Zirvesi, bu mali seferberliğin ve Madrid/Vilnius hattında kabul edilen yeni stratejik konseptlerin sahadaki ilk büyük “stratejik denetim merkezi” olacaktır. Bu mali yük, müttefik halkların demokratik refah ile güvenlik arasında yapacağı en zorlu tercihin başlangıcını simgelemektedir. Dünya silah sanayısını domine eden Amerikan silah tüccarlarının bu pastadan enbüyük payı alacakları açıktır. Bu payın bu kadar arttırılmasına hangi uluslararsı tehdit etken olmuştur? Bu tehdit Rusya ve Çin ise o zaman BM’nin beş daimi üyelerinden olan bu ülkeler BM Şartı’nın gereği olan Dünya barışını koruma misyonunu nasıl icra ededecekler?

7. Sonuç: Yarının NATO’su ve Yanıtlanmamış Sorular

NATO, 75 yıllık serüveninde Hermes eşarpların ve “Kirpi” maskotunun temsil ettiği yumuşak güç birikiminden, GSYİH’nin %5’ini talep eden sert bir askeri gerçekliğe evrilmiştir. İttifakın temel paradoksu, hukuki meşruiyetini BM’den almasına rağmen, varlığını ve büyümesini BM sisteminin işlevsiz kaldığı alanlar üzerine inşa etmesidir. Rusya’nın hem BMGK daimi üyesi hem de NATO’nun tarihsel karşıtı olması, küresel barış sistemindeki bu yapısal çelişkiyi daha da görünür kılmaktadır.

Yarının NATO’su şu kritik soruyla yüzleşmek zorundadır: Refahından ödün veren müttefik halklar, ulusal egemenlik sınırlarının bu denli zorlandığı bir güvenlik bedelini ne kadar süreyle omuzlayabilir? NATO, bugün artık sadece bir savunma örgütü değil, BM merkezli hukuk düzeninin hem vazgeçilmez bir tamamlayıcısı hem de onun yetersizliğiyle beslenen en güçlü rakibi olan çift karakterli bir aktör görüntüsü vermektedir. Bence Ankara zirvesinin en temel tartışma konusu BM ile NATO ilişkisi ve uluslararası hukuku ortadan kaldıran hatta onu güçlünün kullandığı bir silaha dönüştüren çarpık yapılanmalar olmalıdır. Ülkeleri silah yarışına sokan ve sivil yatırımların azalmasına sebep olan NATO gerçekte kimi kimden koruyor? Şüphesiz BM ve NATO üyeleri arasındaki hukuk ve vicdanı aşan paradoksal ilişkiler NATO’nun ve BM’nin uluslararası güvenliği sağlama misyonuna olan inancı zayıflatarak bu kurumlara olan güveni sarsmaktadır. Umarım Türkiye’de gerçekleşecek olan bu zirve bu çelişkilerin giderilmesi ve sorunların aşılmasına vesile olur.

Hz. Muhammed Fakir miydi?

Hz. Muhammed Fakir miydi?

Değerli dostum Başaran Düzgün’ün “İncil ve Kuran Kimindir” başlıklı yazısını okuyunca, bu konuda bir şeyler yazmam gerektiği kanaatine vardım. Başaran’ın yazısının verdiği ana mesaj, dinin insanları fakirleştirmek ya da mallarını ele geçirmek için istismar edilebileceğidir. Aslında bu soruna Kuran-i Kerim’de de dikkat çekilmiştir (Tevbe 34).

Kuran açısından bakıldığında zenginlik sıfatının Allah’a ait olduğu görülür (Bakara 263). Kuran’ın bu bakış açısı ile bakıldığında, zenginliğin muhtaç olmama hali olarak tanımlandığı anlaşılmaktadır. İnsan açısından muhtaç olmama halinden bahsedilemez, çünkü tüm insanlar birbirine muhtaçtır. Bu muhtaçlık hali, insanlar arası ilişkileri ortaya çıkarmaktadır ve bu ilişkilerin ahlaki yönünü düzenlemek misyonu da tüm dinlere yüklenmektedir. En zenginimiz bile doğmak ve büyüyebilmek için öncelikle anne ve babasının yardımına muhtaç olarak doğar. Ve en zenginimiz dahi işlerini yürütebilmesi için başkalarının yardımına muhtaçtır. Çünkü işçinin işverene muhtaç olduğu kadar işveren de işçiye muhtaçtır.

Hz. Muhammed’in maddi zenginliğine gelince, bunun dönemsel olduğu görülür. Mekke döneminde zengin ve güçlü bir aileden gelmesi yanında, zengin tüccarlardan olan Hz. Hatice ile evlenmiş olması sebebiyle zenginliği daha da artmıştı. Ancak peygamber olduğunu açıklaması ile Mekkelilerin baskısına ve ambargolarına maruz kaldığı için maddi varlığını büyük ölçüde kaybetmiş olarak Medine’ye hicret etmiştir. Mekkeliler ise hicret eden Müslümanların mal varlığına el koydukları için, Müslümanlar maddi açıdan çöküşe uğradılar. Ancak Medinelilerin açık yüreklilikleri ve cömertlikleri Mekkelilerin ambargolarının etkisini kırarak etkisiz hale getirdi. Bundan dolayı da Hz. Muhammed vefatından sonra doğduğu yerde değil, kendisine sahip çıkılan Medine’de gömülmeyi tercih etmiştir.

Medine Müslümanları güç kazandıktan sonra, kendilerine yapılan baskılara karşı fiili karşılık vermeye başlayınca savaş hukuku oluşmaya başladı. Bedir Savaşı’ndan sonra da ganimetle ilgili ayetler geldi. Bu aşama dinin salt uhrevi ahlaki değerler çerçevesinde anlatılması ve yorumlaması sürecini değiştirdi. Öyleki Uhut harbi ganimet duygusunun yarattığı tedbirsizlik sebebiyle Müslümanların yenilgisiyle sonuçlandı. Daha sonraları elde edilen zaferler sonrasında da ganimet paylaşımı ayrı bir sorun haline gelmeye başladı. Hatta Müslümanları eleştirenler ganimet ve esirler konusunu eleştirilerinin merkezine yerleştirdiler. Buna cevap yine bir Kuran ayeti ile verilmiştir. “Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah, kalplerinizde (iman, ihlâs, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse, sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir (Enfal 70)”. Bu ayet ile esir almanın, esirlerin kötü eylemlerinden korunmak amacına yönelik olduğu anlaşılıyor. Nitekim esirlerle alakalı bir başka ayette ise dünyalık bir çıkar için esir alınmaması gerektiği ifade ediliyor (Enfal 67).

Savaş ve ganimetin meşru görülmeye başlaması ile Müslümanların zaferlerinin de artmasıyla zenginlik çoğaldı bu da mali meselelerin daha büyük tartışma konusu haline gelmesine yol açtı. Bu sorun ganimetlerin nasıl dağıtılacağı konusunu tekrar gündeme getirdi ve konu bir ayetle açıklığa kavuşturuldu ve ganimetin 1/5’i Hz. Muhammed’in tasarrufuna verildi (Enfal 41). Doğal olarak Hz. Muhammed’in inanç temelli davetinin gücü yanında ekonomik gücü de yeniden oluşmaya başladı. Bu zenginleşme, zamanla fakirlere yönelik zekat ve sadaka gibi konuların yeniden düzenlenmesi ihtiyacını gündeme getirdi. Bu konudaki düzenlemeler de yapılarak fakir fukaraya payları verilmeye başlandı. Bu düzenlemeler içinde Hz. Muhammed’in ganimetten aldığı paydan, fakir ve muhtaçların ihtiyacı yanında ailesinin de ihtiyaçları gideriliyordu.

Hz. Muhammed’in vefatından sonra ise mirasının nasıl değerlendirileceği konusunda kızı Fatıma ile Ebu Bekir arasında fikir ayrılığı oluştu. Hz. Ebu Bekir peygamberlerin bıraktıkları maddi mirasın, evlatlara miras olarak geçemeyeceğini, bunların sadaka olarak hayır işlerine ayrılması gerektiğini ileri sürüp miras devrine karşı çıkmıştır.

Doğal olarak Hz. Muhammed’in bazı dönemlerde açlık ve fakirlik yaşadığı doğru olsa da hayatının genel seyrinde fakir birisi olarak yaşadığı söylenemez. Çünkü peygamberliğinin başında da sonunda da ekonomik yönden kimseye muhtaç olmayacak, aksine muhtaçlara yardımcı olacak durumdaydı. Ayrıca Hz. Muhammed’in ticari tecrübesi, ticaret hukuku ve siyasetini etkilermiş bugünkü Avrupa Birliği’nde uygulanan gümrük serbestisi, serbest pazar, faizsiz ekonomi modeli gibi ekonomik anlayışların gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.

Kuran-i Kerim’e bakıldığında, insanın dünyadan nasibini unutmaması (Kasas 77), dünyadaki güzelliklerle beraber ahiretin de güzelliklerinin istenmesi gerektiği şeklinde ayetlerin olduğu görülür (Bakara 201). Ayni şekilde dünya malına tapınılmaması yönünde de uyarıların yapıldığı görülmektedir (Bakara 86). Bunun makul ölçüsü ise insanın dünyevi zenginliğini arttırma gayretlerinin insanı manevi alanda fakirleşmeye dönüşmemesi; uhrevi gayretlerinin ise insanı sorumluluklarından ve ilahi ihsan olan dünya nimetlerine duyarsızlığa götürmemesidir. Kısacası zenginliğin başkalarının haklarını ihlal edici yollardan oluşmamasına dikkat edilmelidir. Şüphesiz zenginliği artan Müslüman’ın hayrı da artıyor ise bu dinen de övülen bir şeydir. Bir insanın zenginliği artarken insani ve ahlaki değerleri zayıflıyorsa, İslam inancı içerisinde bu tür zenginleşme ahlaklı fakirliğe tercih edilen bir zenginleşmedir.

İnsanın Dünya hayatının güzelliklerine duyarsız kalması, Allah’ın yaratıcı sıfatına karşı duyarsız kalmak olacağı için yaratılışın hikmetini kavrayamamak gibi bir sorunu gündeme getirir. Ayrıca hayatın güzelliklerinden helal şekilde yararlanmayı yasaklamak, Allah’ın güzellikleri insanlara bir ilahi ihsan değil de tuzak olarak yarattığı şeklinde bir inanca yol açar ki bu Allah’a karşı yapılacak en büyük haksızlık olur.

Sonuç olarak insanları fakirliğe teşvik edip, çalışma azimlerini kırmak ve onları namerde muhtaç hale getirmek her ne kadar ahlaki değil ise zenginliğe teşvik edip, bu uğurda her türlü ahlaksızlığı meşrulaştırmak da ahlaki değildir. Bundan dolayı da dini inançları insan hak ve hürriyetlerini koruma misyonu dışında yorumlayarak, insanların maddi ve manevi haklarını almalarını engellemeye çalışmak din istismarı kapsamına girdiği için en büyük günahlardandır.

Bu doğrultuda KKTC’de son dönemde din eğitimine verilen önemi de, halkı haksızlıklar karşısında susmaya ve onların mallarına el koymaya yönelik eylemler karşısında duyarsız hale getirmeye çalışmak olarak yorumlamak doğru olmayacağı gibi bu tür gayretleri böyle yanlış bir amaç doğrultusunda kullanmaya çalışmak da doğru olmayacaktır. Bence KKTC’nin en büyük sorunlarından birisi ahlaki zaaflardan doğan yolsuzluk ve usulsüzlük ekonomisidir.

İlahiyat öğretiminin Kıbrıs Türk halkının kültürel değerlerinin korunması yanında moral değerlerin yükselmesi alanında da katkı yapacağını düşünüyorum. İlahiyat fakültesinin kuruluşuna bu düşünce ile hareket ederek katkı koydum. Bu amacın dışına çıkılması durumunda, bu en fazla karışı çıkacak olanlardan birisi de benim. Bazı yanlış uygulamalar sebebiyle, bazen ben de Sayı Başaran’ın hissettiği kaygıya kapılıyorum. Bundan dolayı da ilahiyat öğretimi dahil her konunun özgürce tartışılmasından rahatsız olmamak lazım. Aksine bu tartışmalar, kötü amaçlı gizli niyetlerin deşifre edilerek dinin de doğru anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

Dikkat edilirse bugün iş gücünün en ucuz olduğu ülkelerin başında sosyalist ülkeler, en faza gelir dağılımı dengesizliğinin olduğu ülkelerin başında ise Müslümanların yönettiği ülkeler gelmektedir. Şüphesiz bazı yanlış dini inançların da bunda etkisi vardır. Bu durum ekonomi, ahlak ve din ilişkilerinin çok yönlü değerlendirilmesini zorunlu hale getirmektedir. Bu yazının amacı, kısmen de olsa buna katkı sağlamaktır. Değerli dostum Başaran Düzgün’e bu önemli konuyu gündeme getirip tartışmaya açtığı için teşekkür ediyorum.

(Bu yazı 2015 yılında yazdığım; ancak anlamadığım bir sebeple silindiği için yeniden yüklemek zorunda kaldığım bir yazımdır)

Siyasi ve Dini Söylem Olarak Kıyamet Senaryoları

(İran-İsrail, ABD ve Rusya Ukrayna Çatışmaları Bağlamında)

Savaşlar yalnızca cephede değil, kelimelerle de yapılır. Hatta bazen kelimeler, silahlardan daha kalıcı yaralar açar. Bugün İran-İsrail, Amerika, Rusya–Ukrayna savaşları yalnızca jeopolitik bir hesaplaşma değil; aynı zamanda “hayat nedir, insan neye feda edilebilir ve Tanrı bu hikâyede nerededir?” sorularının çarpıştığı bir anlam mücadelesi hâline gelmiş durumda. Bir ilahiyatçı ve hukukçu olarak buluşma imkânım olsaydı bu savaşları çıkaran ve çıkardıkları savaşları dinsel söylemleri ile meşrulaştırmaya çalışan siyasilere şu soruları sormak isterdim:

  1. Bu savaşları size tanrınız mı emrediyor?
  2.  Döktüğünüz bu kadar kan, akıttığınız gözyaşlarından tanrınız memnun mu?
  3.  Memnun değilse tanrınızı memnun etmek için ne kadar daha kan dökmeniz, ne kadar daha yıkım yapmanız gerekiyor?
  4. Tanrınız, bu alemi kıyamet için mi yarattı?
  5. İnandığınız tanrının dürüstlüğüne ve yarattığına değer verdiğine inanıyor musunuz?
  6. Tanrınız neden yarattığı bu alemi yıkmaya bu kadar heveslidir? Bu alemi yaratırken hata mı yaptı ve hatasını düzeltmek için yarattığı alemi yoketmek istiyor? Yoksa sizler hatalarınızı örtmek için mi bu kıyamet senaryolarını hayata geçiriyorsunuz?

Şüphesiz bu liderler bu sorulara makul ve dinin özü ile uyumlu cevap veremezler. Bu bağlamda bu savaşları çıkarak liderlerin dini söylemlerini analiz ettiğimizde, doğru bir din anlayışını yansıtmadığı, siyasal batıl amaçlar için dinin araçsallaştırıldığını görürüz.

Şüphesiz Trump, Netanyahu ve İran liderliğinin dinsel söylemleri, dinlerin barış, adalet, merhamet ve insan yaşamının kutsallığı gibi temel ahlaki değerleriyle bağdaşmamaktadır.

Aksine, bu siyasi aktörler dini inançları kendi jeopolitik, yayılmacı ve kıyamet (eskatolojik) hedeflerini meşrulaştırmak için araçsallaştırmaktadır. İlahiyatçılara ve siyaset bilimcilere göre bu durum, dinin asli ahlaki amacından saptırılarak ideoloji ve milliyetçiliğin, savaşın ve devlet çıkarının “putlaştırılması” (idolatry) anlamına gelmektedir.

Dünya siyasetini çıkardıkları savaşlar ile cehenneme dönüştürmeye çalışan siyasi liderlerin dini söylemleri şu şekilde özetlenebilir:

Trump ve ABD’deki Hıristiyan Siyonizmi: ABD’de Trump ve yönetimindeki (Savunma Bakanı Pete Hegseth gibi) aşırılıkçı figürler, dış politikayı bir “Haçlı Seferi” ve İncil’deki Armageddon (Kıyamet) kehanetlerinin hazırlığı olarak görmektedir. Aşırılıkçılar, Trump’ın “İsa’nın yeryüzüne dönüşünü başlatmak ve kıyamet ateşini yakmak üzere meshedildiğine” inanmakta ve savaşın ne kadar kanlı olursa kehanetin o kadar çabuk gerçekleşeceğini savunmaktadır. Ancak bu yıkıcı teoloji, İsa’nın kapsayıcı ve barışçıl öğretilerine taban tabana zıttır. Nitekim Papa XIV. Leo ve Kudüs Latin Patriği gibi ana akım dini liderler, siyasi çıkarlar ve savaş kararları için Tanrı’nın adının alet edilmesini “en büyük günah” olarak nitelendirmiş ve İsa’nın savaşı kesinlikle reddettiğini vurgulayarak bu kana susamış söylemleri kınamıştır.

Netanyahu ve İsrail’in Teolojik Yayılmacılığı: İsrail’de Netanyahu ve kabinesindeki radikal sağcılar, stratejilerini laik güvenlik kaygılarından ziyade “Arz-ı Mev’ud” (Vadedilmiş Topraklar) gibi “teolojik determinist” bir vizyona dayandırmaktadır. Bu vizyon; Filistinlilerin toprak haklarının tamamen reddedilmesini, sivillerin katledilmesini bir “teolojik temizlik” olarak meşrulaştırmayı ve hatta Mescid-i Aksa’nın yıkılarak yerine Üçüncü Tapınak’ın inşa edilmesini dini bir zorunluluk olarak sunmaktadır. İsrailli muhalif düşünürlere ve teologlara göre bu gidişat, Yahudiliğin ahlaki ve manevi mirasının “katil bir tekbencilik” (solipsism) ve dışlayıcı bir ulus-devlet milliyetçiliği uğruna yok edilip içinin boşaltılması anlamına gelmektedir.

İran ve Şii Eskatolojisi: İran’ın teokratik rejimi de benzer şekilde Şii “On İki İmam” inancını ve Kayıp İmam Mehdi’nin dönüşü beklentisini yıkıcı bir siyasi silaha dönüştürmüştür. Rejimin ideolojisi, İsrail ve ABD’yi yok etmeye adanmış “kıyametvari bir hesaplaşmayı” (apocalyptic showdown) arzulamakta ve küresel kaos, savaş ve umutsuzluğun Mehdi’nin gelişini hızlandıracağına inanmaktadır. Bu “şehitlik” ve ölüm odaklı teoloji, insan yaşamını korumayı emreden temel dini ahlakla ve adalet anlayışıyla çelişmekte; yalnızca şiddeti meşrulaştıran ve bölgeyi ateşe atan bir “direniş” fetişizmine hizmet etmektedir.

Putin’in son yıllardaki söylemine yakından bakıldığında, devletin neredeyse teolojik bir varlığa dönüştürüldüğünü görmek zor değil. “Kutsal Rusya”, “Rus Dünyası”, “tarihsel kader”, “manevî savunma” gibi ifadeler, siyasî bir projeye metafizik bir zırh giydiriyor. Bu dilde insan, başlı başına bir değer olmaktan ziyade, daha büyük bir bütünün parçası olarak anlam kazanıyor. Yaşamak da ölmek de devletin “kutsal yürüyüşü” içerisinde anlamlı.

Bu bakış açısında ölüm, trajik bir kayıp değil; gerektiğinde yüceltilmiş bir fedakârlık. Savaş, bir felaket değil; ahlâkî bir görev. Tanrı ise, merhametle insan hayatını koruyan bir varlıktan çok, devleti tarih sahnesine süren bir güç gibi tasvir ediliyor. Tam da bu yüzden, sivillerin ölümü “kaçınılmaz”, eleştiri ise “iman zaafı” olarak sunulabiliyor.

Sonuç olarak; bu liderlerin ve ideolojilerin benimsediği dinsel söylemler, dini ahlakın özü olan evrensel şefkati ve barışı reddetmektedir. İnanç; siyasi güç elde etmek, düşmanı şeytanlaştırmak ve savaşı kışkırtmak için bir “kıyamet silahı” olarak kullanılmakta, dinlerin temel ahlaki öğretileri siyasi fanatizme kurban edilmektedir.

Dini inançlarda kıyamet (eskatoloji) inancının, insan yaşamını, ahlakı ve siyaseti derinden etkileyen çok güçlü bir ahlaki ve insani boyutu vardır. Kıyamet beklentisi özü itibari ile ilahi adaleti ve barışı tesis etme umudu taşır, ancak siyasi ve askeri amaçlar için araçsallaştırıldığında insan yaşamının kutsallığını hiçe sayan yıkıcı bir güce dönüştüğünü göstermektedir.

Sonuç olarak kıyamet inancının ahlaki boyutu, inananların onu nasıl yorumladığına bağlıdır. Bu inanç; insanlığı dürüstlüğe, evrensel barışa ve ahlaki sorumluluğa teşvik eden bir umut kaynağı olabileceği gibi; jeopolitik hırslar için siyasallaştırıldığında, düşmanı şeytanlaştıran, diplomasiyi imkânsız kılan ve masum insanların hayatını “ilahi bir planın” kaçınılmaz bedeli olarak görerek değersizleştiren, sıfır toplamlı bir ölüm fanatizmine dönüşebilmektedir.

Tüm bu sorunlar, insanın korumaya çalıştığı aciz bir tanrı tasavvuru ile değil; insanı ve alemi koruyan ve bu korumayı insanın önüne onurlu bir hedef olarak koyan Rahman ve Rahim olan bir inançla aşılabileceği kanaatindeyim. Allah kalplerimizi sevgisi ile koruyan, sevgisini de yaratılanı, yaratandan dolayı seven ve koruyan kalplerden eylesin.

Trump’ın İran’ı Yoketmekle Tehdit Etmesinin Hukuki Boyutu ve İran’ın Müdafaa Hakkının Hukuki Sınırları

Trump’ın İran’ı Yoketmekle Tehdit Etmesinin Hukuki Boyutu ve İran’ın Müdafaa Hakkının Hukuki Sınırları

ABD Başkanı Trump’ın İran’a yönelik “büyük bir yıkım” (major destruction) veya ülkeyi topyekûn harabeye çevirme yönündeki tehditleri uluslararası hukuka kesinlikle aykırıdır. Dünya Trump’ın bu tehdidini kalan saatler içerisinde gerçekleştirmeye çalışması ihtimali uluslararası camiada ciddi endişelere sebep olmaktadır.

Uluslararası hukukun ve uluslararası sistemin temelini oluşturan Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 2(4) maddesi, devletlerin uluslararası ilişkilerinde başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmasını ve kuvvet kullanma tehdidinde bulunmasını (threat of force) açıkça yasaklamaktadır. Modern uluslararası hukukta bu kural bir jus cogens (emredici norm) olarak kabul edilir ve bu kuraldan hiçbir suretle taviz verilemez.

Hukuki içtihatlara (örneğin Uluslararası Adalet Divanı’nın Nükleer Silahlar tavsiye kararına) göre, bir tehdidin uluslararası hukuku ihlal edebilmesi için o tehdidin “zorlayıcı (coercive), karşı tarafa iletilmiş ve inandırıcı (credible)” olması gerekmektedir. Trump’ın rejimi devirme ve emsali görülmemiş bir askeri güç kullanma tehditleri, doğrudan fiiliyata da döküldüğü için bu özellikleri taşımaktadır ve uluslararası hukukun apaçık bir ihlalidir. Ayrıca hukuken, BM Güvenlik Konseyi onayı veya meşru müdafaa hakkı olmadan yapılan bir kuvvet kullanma tehdidi, bizatihi silahlı saldırının fiili kullanımıyla tamamen aynı şekilde yasa dışı kabul edilmektedir.

Bunun bir “meşru müdafaa” olup olamayacağı incelendiğinde ise uluslararası hukuk uzmanları şu gerekçelerle bu eylemlerin ve tehditlerin yasa dışı olduğunu vurgulamaktadır. BM Şartı’nın 51. Maddesi kapsamındaki meşru müdafaa hakkı, ancak halihazırda gerçekleşen bir silahlı saldırı veya bazı yorumlara göre “çok yakın/eli kulağında (imminent) bir tehdit” durumunda kullanılabilir.

Hukuk uzmanları ve BM Genel Sekreteri, İran’ın ABD veya İsrail’e yönelik yakın bir tehdit oluşturmadığı, diplomatik müzakerelerin devam ettiği bir ortamda başlatılan bu eylemlerin ve tehditlerin meşru müdafaa sayılamayacağı ve bir “saldırı suçu” (crime of aggression) teşkil ettiği konusunda hemfikirdir. Uluslararası teamül hukukuna göre, kuvvet kullanımı veya meşru müdafaa eylemleri her halükarda “gereklilik” (necessity) ve “orantılılık” (proportionality) ilkelerine tabi olmak zorundadır.

Bir ülkeyi topyekûn yok etmek, “taş devrine döndürmek” veya “büyük bir yıkım” getirmek gibi maksimalist askeri tehditler, karşılaşılan tehdide orantılı bir şekilde karşılık verme kuralını ve siviller ile sivil altyapıyı korumayı emreden Uluslararası İnsancıl Hukuk’u (IHL) doğrudan ihlal etmektedir. Uluslararası hukuk ayrım gözetmeyen saldırıları açıkça yasaklamaktadır ve bu tür bir yıkım tehdidinin meşru bir hak gibi sunulması hukuken kabul edilemez. “İran’ı taş devrine çeviririz” şeklindeki tehdit, taş devri anlayışı yansıtan kendi içinde anakronizm (zamansal ve zihinsel çelişki) barındıran bir söylemdir. Burada şunu da belirtmek gerekir ki, İran’ın da savunma hakkı mahfuz olmakla birlikte mutakabiliyet esasına sığınarak sivil yerleri vurması aynı şekilde uluslararası hukuka aykrıdır. Bu tür eylem ve söylemelerin dünya siyasetine hakim olması sadece İran, ABD ve İsrail’i değil, dün insanlığı Taş Devri anlayışına sürükler.

Uluslararası hukuka göre, bir devletin Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 51. Maddesi kapsamındaki meşru müdafaa hakkını kullanıyor olması, o devlete Uluslararası İnsancıl Hukuku (IHL) ihlal etme yetkisi vermez. Uluslararası silahlı çatışma kuralları, tarafların yalnızca savaşçıları ve meşru askeri hedefleri vurmasını, sivillere ve sivil altyapıya verilecek zararı önlemek için gerekli tüm tedbirleri almasını emreder. Sivil hedeflere yönelik kasıtlı veya ayrım gözetmeyen bu tür saldırılar, meşru müdafaa hakkının yasal sınırlarının tamamen dışındadır ve uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlalidir.

Mütekabiliyet veya misilleme (reprisal) argümanı da sivillere yönelik saldırıları haklı çıkaramaz. Düşman devletler (örneğin ABD ve İsrail) uluslararası hukuku ihlal ederek yasa dışı bir saldırı başlatmış ve hatta sivillere zarar vermiş olsa dahi, bu durum mağdur devlete sivil halktan misilleme yoluyla intikam alma veya çatışmaya doğrudan taraf olmayan üçüncü ülkeleri hedef alma hakkı vermez. Nitekim BM Güvenlik Konseyi’nin izni olmaksızın silahlı güç kullanımını içeren misilleme eylemleri uluslararası hukuk tarafından yasaklanmıştır. Buna ek olarak, İran’ın kendisine yönelik yasa dışı saldırılarda hiçbir rolü olmayan üçüncü ülkelerdeki (Körfez Arap devletlerindeki) hedefleri vurması da orantılı meşru müdafaa kavramını açıkça aşmaktadır. Meşru müdafaa hakkı yalnızca gerekli olan durumlarda ve saldırının kaynağına karşı orantılı bir şekilde kullanılabilir; sivillerin hedef alınması hiçbir meşru müdafaa doktriniyle bağdaşmaz.

ABD Başkanı Trump’ın NATO’yu İran Savaşına Katmaya Çalışması Hukuken Mümkün müdür?

ABD Başkanı Trump’ın NATO’yu İran Savaşına Katmaya Çalışması Hukuken Mümkün müdür?

NATO’nun bu savaşa kolektif olarak katılması hem NATO’nun kuruluş anlaşması olan Washington Antlaşması’na hem de uluslararası hukuka (BM Şartı) uygun değildir ve ciddi yasal engeller barındırmaktadır.

NATO’nun Kuruluş Anlaşması (Washington Antlaşması) Açısından: NATO’nun 5. Maddesi, bir üye devlete yapılan silahlı saldırının tüm üyelere yapılmış sayılmasını ve kolektif savunmayı öngörür. Ancak antlaşmanın 6. Maddesi, bu saldırının gerçekleşmesi gereken coğrafi sınırları “Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde kalan Avrupa veya Kuzey Amerika bölgesi” olarak çok net bir şekilde sınırlandırmıştır. ABD’nin Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve Bahreyn gibi Ortadoğu’daki askeri üsleri bu coğrafi sınırın güneyinde kaldığı için, İran’ın bu üslere yönelik misilleme saldırıları Washington Antlaşması’na göre 5. Madde’yi otomatik olarak tetiklemez. Bu durumu dikkate aldığımızda Güney Kıbrıs ve Türkiye’ye atılan füzelerin ana amacının NATO’yu bu savaşa katmak amacı güttüğü ihtimali güç kazanmaktadır.

İngiltere’nin Kıbrıs’taki egemen üsleri veya Türkiye gibi sınır içindeki bölgelere yönelik olası saldırılar teknik olarak 5. Madde kapsamına girebilse de bu maddenin işletilebilmesi için Kuzey Atlantik Konseyi’nin (NAC) oybirliğiyle karar alması gerekmektedir. Dahası, 5. Madde üye ülkelere otomatik bir askeri müdahale zorunluluğu getirmez; her üye “kendi gerekli gördüğü eylemi” (bu askeri güç kullanımı olmak zorunda değildir) yapmakta serbesttir. Ayrıca ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıyı başlatan taraf olması, NATO’nun 5. Madde kapsamında kolektif bir askeri müdahalede bulunmasını hukuki, coğrafi ve siyasi açılardan ciddi şekilde engellemektedir. Avrupalı liderler ve hukuk uzmanları, ABD ve İsrail’in başlattığı ilk saldırıların BM Şartı’nın “açık bir ihlali” olduğunu savunmaktadır. Bu yoruma göre; İran’ın bu saldırılara verdiği misilleme karşılığı, NATO’nun ortak savunma mekanizmasını tetikleyecek “kışkırtılmamış bir silahlı saldırı” olmaktan ziyade, ABD ve İsrail’in yasadışı eyleminin öngörülebilir bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Bu durum, Avrupalı NATO müttefiklerinin 5. Madde’yi işletmeye direnmesi için güçlü bir yasal zemin sunmaktadır.

Uluslararası hukuk bağlamında durum daha da sorunludur. Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 2(4) maddesi, devletlerin uluslararası ilişkilerinde kuvvet kullanma tehdidini veya kullanımını kesin olarak yasaklar. Bu yasağın yalnızca iki istisnası vardır: BM Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesi veya 51. Madde kapsamındaki “silahlı bir saldırıya karşı meşru müdafaa” hakkı.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı operasyonlar BM Güvenlik Konseyi tarafından yetkilendirilmemiştir. ABD ve İsrail bu saldırıları “önleyici meşru müdafaa” olarak gerekçelendirse de uluslararası hukuk uzmanları ve Uluslararası Adalet Divanı’nın (örneğin Oil Platforms davasındaki) içtihatları, bu operasyonların uluslararası hukukun açık bir ihlali ve bir saldırı suçu (crime of aggression) olduğunu belirtmektedir.

BM Şartı’nın 103. Maddesi gereğince, BM yükümlülükleri:

Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 103. Maddesi, BM üyelerinin mevcut Şart altındaki yükümlülükleri ile diğer herhangi bir uluslararası anlaşma altındaki yükümlülükleri arasında bir çatışma meydana gelmesi durumunda, BM Şartı’ndaki yükümlülüklerin üstün geleceğini hükme bağlar.

Bu kuralın doğurduğu temel uluslararası hukuk yükümlülükleri ve sonuçları şunlardır:

Diğer Antlaşmalara Karşı “Üstün Hukuk” Statüsü: 103. Madde, BM Şartı’nın kendisini ve bağlayıcı BM Güvenlik Konseyi kararlarından doğan yükümlülükleri, üye devletlerin (örneğin NATO üyeliğinden kaynaklanan) diğer tüm antlaşma taahhütlerine karşı “daha üstün bir hukuk” (higher law) konumuna getirir.

Uluslararası Antlaşmaların Yorumlanması ve Uygulanması: Taraf devletler, kendi aralarındaki herhangi bir uluslararası antlaşmayı yorumlarken veya uygularken BM Şartı’nın hükümlerini dışlayamaz veya göz ardı edemezler.

Kuvvet Kullanma Yasağının ve Emredici Kuralların Önceliği: 103. Madde, BM Şartı’nın 2(4). Maddesinde yer alan ve uluslararası hukukun emredici bir normu (jus cogens) sayılan “kuvvet kullanma ve tehdit yasağı” gibi temel yükümlülüklerin önceliğini korur. Buna göre, BM Şartı’yla ve bu emredici kurallarla çelişen her türlü anlaşma, karar ve yükümlülük geçersiz sayılır. Örneğin, uluslararası askeri örgütler (NATO gibi) kendi içlerinde karar almak için oybirliği sağlasalar dahi, üye devletler 103. Madde ile korunan ve saldırgan silahlı kuvvet kullanımını yasaklayan BM hukukunun sınırlarını aşamazlar. Trump’ın bu konudaki zorlamaları NATO’yu hukuki zemininden hukuk dışı bir zemine taşıma anlamı taşır ki, bu durumda NATO’nun gerekli olup olmadığı değil meşruiyeti sorgulanmaya başlar.

Diplomasinin Çöküşü ve Küresel Güvenlik Sorunu

(Maduro–Noriega, İran ve Minab Örneği Üzerinden Yeni Küresel Düzenin Analizi)

İran Dini Lideri Ali Hamaney ve üst düzey yöneticilerin, dolaylı barış görüşmeleri devam ederken ABD ve İsrail tarafından ortak bir saldırıyla öldürülmesi uluslararası hukuka açıkça aykırıdır ve 1945 sonrası inşa edilen kurallara dayalı küresel düzende geri dönülemez bir kırılma noktası olarak değerlendirilmektedir.

Bu eylemin hukuka aykırılığı ve geleceğe yönelik etkileri şu temel gerekçelere dayanmaktadır:

1. Hilekârlık (Perfidy) Yasağı ve Savaş Suçu:

Görüşmeler sürerken bu saldırının gerçekleştirilmesi, Uluslararası İnsancıl Hukuk (IHL) kapsamında “hilekârlık” (perfidy) yasağının ihlalidir. Hilekârlık; düşmanın güvenini kazanarak ona uluslararası hukuk uyarınca koruma altında olduğu inancını aşılamak ve sonrasında bu güvene ihanet etmektir. Bir ateşkes veya müzakere niyeti taslayarak saldırı düzenlemek, klasik bir hilekârlık örneğidir ve bu eylem potansiyel bir savaş suçu teşkil etmektedir. Aynı zamanda uluslararası işbirliğinin temelini oluşturan iyi niyet (good faith) ilkesinin de çok ağır bir ihlalidir.

2. Devlet Başkanı Dokunulmazlığının (Head of State Immunity) İhlali:

Teamül (geleneksel) uluslararası hukuka göre, görevdeki devlet başkanları ve en üst düzey yetkililer (Troika), yabancı mahkemelerin yargı yetkisinden ve doğrudan hedef alınmaktan korunan mutlak bir kişisel dokunulmazlığa (immunity ratione personae) sahiptir. ABD ve İsrail’in bu suikastı, uluslararası sistemde (2011’deki Kaddafi vakasından bu yana) görevdeki bir liderin açıkça öldürüldüğü ilk olaydır. Bu saldırı, devlet başkanlarını uluslararası hukukun koruduğu siyasi figürler olmaktan çıkarıp doğrudan yüksek değerli askeri hedeflere dönüştürmüştür.

3. Kuvvet Kullanma Yasağı ve Meşru Müdafaa İddialarının Geçersizliği:

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4). maddesi, başka bir devletin siyasi bağımsızlığına veya toprak bütünlüğüne karşı kuvvet kullanmayı kesin olarak yasaklar. ABD ve İsrail’in bu müdahalesi, BM Güvenlik Konseyi yetkisi (Bölüm VII) veya Madde 51 kapsamında geçerli bir “silahlı saldırıya karşı anlık ve zorunlu meşru müdafaa” (Caroline test) gerekçesi olmadan yapılmış yasadışı bir kuvvet kullanımı ve saldırı (aggression) eylemidir.

Uluslararası Hukukun Geleceğine Etkileri:

Diplomasinin ve Müzakere Masalarının Sonu: Diplomasinin askeri bir aldatmaca (tuzak) olarak kullanılması, gelecekteki çatışma çözümlerini neredeyse imkansız hale getirecektir. Zira hiçbir devlet, bir müzakere davetini liderlerine yönelik bir suikast hazırlığı olarak gördüğü sürece masaya oturmayacaktır.

“Güçlünün Haklı Olduğu” (Might Makes Right) Bir Düzene Geçiş: Bu eylem, egemenlik eşitliği ve dış müdahale yasağı prensiplerinin yerini kaba kuvvetin ve gücün aldığı yeni bir dönemi işaret etmektedir. Hukukun sadece zayıfları bağladığı, büyük güçlerin ise her türlü hukuki ve ahlaki kuraldan muaf olduğu “Epstein kanunları” olarak da nitelendirilen bir “orman kanunu” dönemi kurumsallaşmaktadır.

Lider Suikastlerinin “Devlet Politikası” Olarak Normalleşmesi: Geçmişte gizli yürütülen ve ortaya çıktığında diplomatik inkarla savuşturulan devlet destekli suikastler, artık açıkça övünülen ve açık bir devlet politikası (statecraft) aracı haline gelerek normalleşmektedir.

Küresel Düzensizlik ve Emsal Teşkili: Uluslararası hukukun pervasızca ihlali, Rusya veya Çin gibi diğer güçlerin de kendi bölgesel uyuşmazlıklarında (örneğin Ukrayna veya Tayvan’da) benzer önleyici saldırılar veya suikastler yapmalarına emsal teşkil edebilecek tehlikeli bir kapıyı (Pandora’nın Kutusu) ardına kadar açmıştır. Uluslararası hukukun zayıflaması, çatışmaları önlemek için kurulan güvenlik mimarisini söylemden ibaret, içi boş bir kabuğa dönüştürmektedir.

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4). maddesi, herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanılmasını veya güç kullanma tehdidinde bulunulmasını kesin olarak yasakladığı için bu eylemler bağlamında son derece kritiktir.

Bu maddenin söz konusu suikastlar ve askeri operasyonlar özelindeki kritik rolü şu temel noktalara dayanmaktadır:

Uluslararası Düzenin Temel Taşı Olması: 2(4). madde, hukukun üstünlüğünü terörden ayıran uluslararası yasal düzenin en temel kuralı olarak kabul edilir. Özellikle küçük devletleri daha güçlü komşularının veya küresel güçlerin saldırılarından koruyan ve sivilleri savaşın yıkımından sakınan en önemli hukuki kalkandır.

İstisnaların Geçersizliği: Bu kesin kuralın uluslararası hukukta sadece iki dar istisnası vardır: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Bölüm VII kapsamındaki yetkilendirmesi ve Madde 51 uyarınca silahlı bir saldırıya karşı anlık meşru müdafaa hakkı. Hem Venezuela’da Maduro’nun kaçırılması hem de İran’daki Hamaney suikastı operasyonlarında bu iki istisna da geçerli değildir; zira ortada ABD’ye yönelik bir silahlı saldırı ya da bu müdahalelere izin veren bir BM Güvenlik Konseyi onayı bulunmamaktadır.

Açık Bir Saldırı Suçu (Crime of Aggression) Teşkil Etmesi: Kışkırtma olmaksızın, doğrudan başka bir devletin egemen topraklarında güç kullanılması, devletlerarası sistemdeki en yüksek antlaşma yükümlülüğünün çiğnenmesi anlamına gelir. Bu açık ihlal, eylemleri gerçekleştiren siyasi ve askeri liderler açısından uluslararası saldırı suçu teşkil edebilecek düzeyde ağır bir suçtur.

Sonuç olarak 2(4). madde, gerçekleştirilen güç kullanımının meşru bir kılıfının (örneğin ABD’nin iddia ettiği kanun yaptırımı veya önleyici müdahale gibi bahanelerin) olmadığını kanıtlayan ve bu müdahaleleri doğrudan yasadışı birer saldırganlık eylemi olarak tanımlayan ana hukuki metindir.

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi bu suikastları ve askeri müdahaleleri haklı çıkarmaz.

Madde 51’in Kapsamı ve Sınırları BM Şartı’nın 51. maddesi, devletlere bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkını yalnızca bir BM üyesi devlete karşı “silahlı bir saldırı” (armed attack) gerçekleşmesi durumunda tanır. Ayrıca bu hakkın kullanımı, gereklilik ve orantılılık (necessity and proportionality) ilkelerine tabi olup, alınan önlemlerin BM Güvenlik Konseyi’ne derhal bildirilmesini şart koşar. Uluslararası Adalet Divanı’nın (ICJ) 1986 tarihli Nikaragua v. ABD davasındaki kararı, gerçek güvenlik endişelerinin dahi bu katı prosedürel gereklilikleri esnetemeyeceğini açıkça hükme bağlamıştır.

Venezuela (Maduro ve Noriega) Örneğinde Uyuşturucu Kaçakçılığı İddiası ABD yönetimi, Venezuela’ya ve geçmişte Panama’ya yönelik müdahalelerini 51. maddeye dayandırmaya çalışmış, bu liderlerin uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetlerini ABD’ye yönelik bir “saldırganlık” veya “silahlı saldırı” olarak nitelendirerek kavramın içini boşaltmıştır. Ancak uluslararası hukuka göre:

Venezuela, ABD’ye karşı hiçbir zaman bir silahlı saldırıda bulunmamıştır.

Uyuşturucu kaçakçılığı ne kadar ciddi olursa olsun bir suç faaliyetidir; uluslararası hukukta meşru müdafaa hakkını tetikleyecek bir güç kullanımı, düşmanlık veya silahlı saldırı olarak kabul edilemez.

Bu nedenle operasyonlar, meşru müdafaanın temelini oluşturan zorunluluk, orantılılık ve aciliyet ilkelerinden yoksun kalmıştır.

İran (Hamaney) Suikastı ve Önleyici Saldırılar İran’da üst düzey liderliğin hedef alındığı suikastlar ve askeri operasyonlar da aynı şekilde 51. madde kapsamına girmez. Meşru müdafaa yalnızca devam eden veya anlık olarak gerçekleşmek üzere olan bir silahlı saldırıya karşı kullanılabilir. BM Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesi veya inandırıcı bir silahlı saldırı tehdidi olmadan yürütülen bu tarz önleyici (pre-emptive) saldırı kampanyaları, Şart kapsamında yasal güç kullanımı sınırlarının dışındadır.

Uzmanlar, ABD’nin bir yandan saldırgan askeri hamleleri kısıtlayan kuralları reddederken, diğer yandan ABD’ye tehdit oluşturmayan sivillerin bile kasten hedef alındığı operasyonları 51. madde arkasına sığınarak meşrulaştırmaya çalışmasını, uluslararası hukukun cinayetler için bir “sis perdesi” (smokescreen) olarak kullanılması şeklinde eleştirmektedir.

Sonuç olarak, her iki vakada da başvurulan güç kullanımı meşru müdafaa değil; egemen bir devlete yönelik saldırganlık (aggression) suçu teşkil eden yasadışı müdahaleler olarak değerlendirilmektedir.

İran’da eğitim kurumlarının vurulması ve özellikle Minab (veya Mubin) kentinde 148-150 civarında kız öğrencinin hayatını kaybettiği ilkokul bombardımanı, uluslararası hukuk kapsamında son derece ağır ihlaller içermektedir.

Özellikle ilkokula yapılan bu saldırı ve sivil kayıplar, uluslararası hukuk bağlamında şu anlamlara gelmektedir:

1. Cenevre Sözleşmeleri ve Sivillerin Korunması İhlali Mubin’deki okul bombardımanı, Cenevre Sözleşmeleri’ne Ek 1. Protokol’ün 51(2). maddesini doğrudan ihlal etmektedir. Bu madde, sivil nüfusa veya sivil bireylere yönelik saldırıları kesin bir dille yasaklar. Aynı zamanda, sivil can kayıplarını ve zararı önlemek için mümkün olan tüm tedbirlerin alınmasını şart koşan 57. madde de bu saldırıyla tamamen çiğnenmiştir. Bu ilkeler yalnızca tavsiye niteliğinde değil, çatışmanın tüm taraflarını bağlayan yasal zorunluluklardır.

2. Ayrım İlkesinin (Principle of Distinction) İhlali ve Savaş Suçu Uluslararası İnsancıl Hukuk’un (IHL) en temel kuralı olan “ayrım ilkesinin”, okullar, hastaneler ve evler gibi sivil hedeflerin vurulması suretiyle ihlal edilmesi ciddi bir Uluslararası İnsancıl Hukuk ihlalidir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) kuran Roma Statüsü’nün 8(2)(b)(i) maddesi uyarınca, sivillerin kasten hedef alınması açıkça bir savaş suçu (war crime) teşkil etmektedir. İran hükümeti de BM nezdinde bu “kasıtlı” okul saldırısını bir savaş suçu olarak nitelendirerek şiddetle kınamıştır.

3. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Resen Soruşturma Yetkisi Uluslararası hukukun işleyişi açısından Mubin’deki bu okul katliamı, Roma Statüsü’nün 15. maddesini harekete geçirecek niteliktedir. Bu madde uyarınca UCM Savcısı, herhangi bir devletin resmi başvurusu (state referral) olmaksızın, kendi inisiyatifiyle (proprio motu) bu savaş suçuna yönelik bir ön inceleme başlatma yetkisine sahiptir. Hukukçular, öldürülen kız öğrencilerin uluslararası hukukun koruması dışında olmadığını ve bu eylemsizliğin kurumsal bir kapasite eksikliğinden ziyade siyasi irade eksikliğinden kaynaklandığını vurgulamaktadır. Bu irade eksikliğinde UCM yargıçları üzerinde kurulan siyasi baskının etkisi olmuş olmalıdır.

4. Sivillere ve eğitim kurumlarına yönelik bu tür yıkıcı saldırılar, müdahaleyi gerçekleştiren devletlerin uluslararası itibarını daha da zedelemekte ve küresel normların altını oymaktadır. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri, İran’daki bu okul bombardımanının “derin bir dehşet (visceral horror)” uyandırdığını belirterek, eğitim kurumlarını ve çocukları hedef alan saldırıların derhal sonlandırılması çağrısında bulunmuştur. Ancak bu çağrıdan sonra da sivillere saldırı ve bir üniversitenin öğrenci ve hocaları ile birlikte yaklaşık 200 kişini öldürülmesi, bu tür çağrıların etkisiz kaldığını göstermektedir.

“Epstein kanunları” (Epstein’s law) ifadesi, geleneksel uluslararası hukukun ve kurallara dayalı dünya düzeninin çökerek yerini kaba kuvvete dayalı bir küresel düzensizliğe bırakmasını sembolize eden bir metafordur.

Uluslararası Hukuk ve Politika Çalışmaları Merkezi (CIPS) tarafından yapılan bir analize göre bu kavram, uluslararası sistemde şu özelliklerin meşrulaştığı yeni bir dönemi tanımlamak için kullanılmaktadır:

Paranın gücü,

Şiddet kullanımında hiçbir ahlaki veya hukuki sınırın bulunmaması,

Cezasızlık (impunity),

Hilekârlık (perfidy).

Bu ifade, devletler arası ilişkilerin temelinin artık uluslararası hukuk kuralları ve anlaşmalar değil, askeri saldırıların gücü olduğu bir düzene geçişi işaret eder. Özellikle ABD’nin İran’a yönelik uluslararası hukuku (anlaşmalar ve teamül hukuku) pervasızca ihlal eden son askeri müdahaleleri bağlamında ortaya atılan bu kavram, güçlü devletlerin hiçbir bedel ödemeden kural tanımaz bir şekilde hareket edebildiği bir “orman kanunu” çağını eleştirmek amacıyla kullanılmaktadır.

İran’ın Eylemeleri Savunma Hakkı Kapsamında mıdır?

İran, bu saldırıları ve boğazı kapatma eylemini ABD ile İsrail’in kendi topraklarına, nükleer tesislerine ve liderlerine (Hamaney’in öldürülmesi vb.) düzenlediği saldırılara karşı bir misilleme, maliyet yaratma ve caydırıcılık stratejisi olarak kullansa da hukuki açıdan bu gerekçeler, tarafsız ülkelerin ticari gemilerinin hedef alınmasını, uluslararası seyrüseferin engellenmesini veya savaşa doğrudan dahil olmayan komşu ülkelerin sivil/enerji altyapılarının vurulmasını meşru kılmaz. Uzmanlar, hem ABD ve İsrail’in saldırılarının hem de İran’ın buna yanıt olarak sivilleri, sivil altyapıları ve uluslararası ticareti hedef almasının Birleşmiş Milletler Şartı ve Cenevre Sözleşmeleri kapsamında ayrı ayrı ihlaller doğurduğunu vurgulamaktadır.

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, mayınlaması ve kargo gemilerine saldırması, uluslararası hukuk açısından meşru değildir ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) açık bir ihlalidir. UNCLOS’un III. Bölümü’ne göre Hürmüz Boğazı “transit geçiş” (transit passage) rejimine tabidir ve 44. Madde, boğaza kıyısı olan devletlerin uluslararası deniz taşımacılığına açık olan bu geçişi askıya almasını veya engellemesini kesin olarak yasaklamaktadır.

İran’ın Devrim Muhafızları (IRGC) aracılığıyla kargo gemilerine saldırması, boğazın yaklaşımlarını mayınlaması ve geçişlerden ücret talep eden jeopolitik bir tarama sistemi kurması uluslararası hukuk yükümlülüklerinin açık bir ihlali olarak tanımlanmaktadır. Üstelik uluslararası boğazlardan serbest geçiş kuralı, sadece belirli devletlere değil tüm uluslararası topluma karşı sorumluluk doğuran “erga omnes” (herkese karşı ileri sürülebilir) bir yükümlülüktür ve bu nedenle dünyanın tüm denizci ekonomileri tarafından savunulma hakkına sahiptir. İran’ın bu meşru müdafa hakkı mahfuz olmakla birlikte, bu hakkın uluslararası hukuka aykırı olarak kullanılması, uluslararası hukuka dayalı savunma yapmayı zorlaştırmaktadır.

Bunun yanı sıra, İran’ın savaş bağlamında Körfez Arap ülkelerine (örneğin Suudi Arabistan, Bahreyn ve Kuveyt) ve bu ülkelerin enerji altyapılarına yönelik düzenlediği saldırılar da uluslararası hukuka aykırıdır. Örneğin, Kuveyt Uluslararası Havalimanı’ndaki bir yakıt tankının insansız hava araçlarıyla vurulması gibi eylemler meşru birer askeri hamle olarak görülmemektedir. Bununlar birlikte Suud Arabistan dahil, diğer körfez ülkelerinin ülke sınırları içerisinden İran’a karşı saldırıya izin vermeleri de uluslararası hukuka aykırıdır.

Başka Bir Devletin Güç Kullanımına İştirak Yasağı Uluslararası hukukta güç kullanma yasağı normu (BM Şartı Madde 2/4) geniş bir şekilde yorumlanmaktadır. Bu norm yalnızca bir devletin diğerine doğrudan güç kullanmasını yasaklamakla kalmaz, aynı zamanda bir devletin, başka bir devletin güç kullanımına katılımını veya iştirak etmesini de yasaklar.

Yasadışı Duruma Yardım ve Destek Sağlamama Yükümlülüğü Devletlerin Uluslararası Hukuka Aykırı Eylemlerinden Doğan Sorumluluğu kuralları (ILC, 2001) uyarınca, tüm devletler, uluslararası hukukun emredici normlarının (jus cogens) ciddi bir şekilde ihlal edilmesiyle yaratılan yasadışı bir durumu tanımama ve bu durumun sürdürülmesine hiçbir şekilde yardım veya destek sağlamama (aid or assist) yükümlülüğü altındadır. ABD’nin İran’a yönelik önleyici saldırıları ve suikast eylemleri uluslararası hukukun, BM Şartı’nın ve egemenlik haklarının açık bir ihlali (saldırı/aggression suçu) olarak nitelendirildiği için, bu saldırılara toprak veya üs izni vermek, uluslararası hukuka aykırı eyleme yasadışı yollarla destek olmak anlamına gelmektedir.

“Suç Ortağı” (Complicit) Olmaktan Kaçınma Sorumluluğu Birleşmiş Milletler bağımsız uzmanları, devletlerin ve uluslararası toplumun; egemenlik, içişlerine karışmama ve kendi kaderini tayin ilkelerini ihlal eden müdahaleci stratejilere “suç ortağı” (complicit) olmaktan kaçınma konusunda temel bir sorumluluk taşıdığını özellikle vurgulamaktadır.

Sonuç olarak; uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde ABD’nin yasadışı kabul edilen saldırılarına herhangi bir Körfez ülkesinin kendi topraklarından izin vermesi veya lojistik altyapı sağlaması, haksız fiile “yardım etme” ve “suç ortağı olma” yükümlülüklerinin ihlali sayılacağından hukuka uygun değildir. Bu sorumluluk karşılıklıdır ve İran siyaseti ve vekil güçleri ile ilişkisi için de geçerlidir.

İSRAİL’İN GÜVENLİK TEZİNE DAYALI TOPRAK GENİŞLEMESİ

İsrail’in güvenlik gerekçesiyle sınırlarını genişletme ve komşu devletlerin topraklarını kontrol altına alma politikası, uluslararası hukuk bağlamında savunulamaz ve temel hukuk normlarının açık bir ihlali olarak kabul edilmektedir.

Lübnan’ın İşgali ve Yeni Sınır İddiaları İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, İsrail’in kuzeyindeki vatandaşların güvenliği tam olarak sağlanana kadar Güney Lübnan’daki Litani Nehri’nin güneyinin kontrolünü ellerinde tutacaklarını ve yüz binlerce bölge sakininin evlerine dönmesine izin vermeyeceklerini açıklamıştır. İsrail Maliye Bakanı da Litani Nehri’nin İsrail’in Lübnan ile olan “yeni sınırı” olması gerektiğini öne sürmüş ve Başbakan Binyamin Netanyahu Güney Lübnan’daki İsrail kontrol alanını genişletme planlarını duyurmuştur.

Kuvvet Yoluyla Toprak Kazanımı Yasağı (Non-Acquisition of Title) Uluslararası hukukun en temel ve tartışılmaz prensiplerinden biri, bir devletin başka bir devletin topraklarını güç kullanarak sınırlarına katmasının (ilhak etmesinin) yasak olmasıdır. Kaynaklar, İsrail’in Golan Tepeleri’ni ilhakının ABD tarafından tanınması gibi adımların bu kuralı yıktığını ve sınırların güvenlik ya da başka bahanelerle yeniden çizilmesinin hukuki bir zemine değil, “19. yüzyılın kaba emperyalizmine” dönüşe işaret ettiğini vurgulamaktadır.

Askeri İşgal ve Saldırı Suçu (Crime of Aggression) Bir devletin topraklarının güvenlik gerekçesi dahi olsa başka bir devlet tarafından işgal edilmesi veya ilhak edilmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) kuran Roma Statüsü’nün 8. maddesi kapsamında doğrudan bir saldırı suçu (crime of aggression) teşkil etmektedir. Uluslararası hukukta egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı prensibi esastır.

BM Şartı Madde 2(4) ve Toprak Bütünlüğü Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4). maddesi, her ne gerekçeyle olursa olsun başka bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanılmasını veya güç kullanma tehdidinde bulunulmasını kesin olarak yasaklamaktadır. Hiçbir güvenlik kaygısı, komşu bir ülkenin topraklarının kalıcı olarak işgal edilmesini veya sınırların tek taraflı olarak genişletilmesini hukuken meşrulaştıramaz.

Sonuç olarak; uluslararası hukuka göre devletlerin güvenlik endişelerini gidermek için başvurabilecekleri meşru müdafaa hakkı (BM Şartı Madde 51), onlara başka bir devletin toprağını ele geçirme veya sınırlarını genişletme hakkı vermez. İsrail’in “güvenlik kuşağı” veya “yeni sınır” söylemleriyle yürüttüğü genişleme politikası, mevcut uluslararası kurallara dayalı düzeni yıkan yasadışı birer askeri işgal eylemi olarak değerlendirilmektedir.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ:

Bugünkü krizler, uluslararası hukukun güçsüzlüğünü değil, uygulanmamasını gösteriyor. Daha insancıl bir küresel düzen için aşağıdaki adımlar atılabilir:

1. UCM’nin Yetkisinin Güçlendirilmesi, yargıç bağımsızlığı ve kararlarından dolayı siyasal baskılara karşı koruyucu tedbirlerin alınması

*   Büyük güçlerin baskısından bağımsız bir finansman modeli

*   Devlet başkanı dokunulmazlığına karşı evrensel uygulama

*   Soruşturma başlatma mekanizmasının hızlandırılması

2. BM Güvenlik Konseyi’nin Reformu

*   Daimi üyelerin veto yetkisine sınırlama

*   Sivillere yönelik ağır ihlallerde otomatik müdahale mekanizması

*   Bölgesel örgütlere daha güçlü rol

*   Uluslararası etkisi olan krizlerin ikili müzakereler ile değil BM çatısı altında genel müzakere yöntemi ile çözülmesi, gerekirse hukuki ihtilaflar konusunda hukuki tavsiye alınması, güç kullanımının kaçınılmaz hale gelmesi durumunda bunun BM çatısı altında deklere edilerek güç mücadelesinin savaş hukukuna uygun olarak yürütülmesinin sağlanması.

3. Sınır Ötesi Operasyonlarda Uluslararası Denetim

*   Ker–Frisbie gibi teamüllerin uluslararası hukukla uyumlu hale getirilmesi,

*   Adam kaçırma niteliğindeki operasyonların yasaklanması,

*   Yargı yetkisi tartışmalarına net kriterler ve uluslararası bağımsız mahkeme sürecinin güvence altına alınması.

4. Silahlı Çatışmalarda Siviller İçin Mutlak Koruma

*   Okulların “saldırılamaz alan” ilan edilmesi (Safe Schools Declaration benzeri),

*   Sivil kayıplarda otomatik soruşturma,

*   Çocuklara yönelik saldırılarda cezasızlığa sıfır tolerans.

5. Diplomasi ve Müzakere Güvencesi

* Müzakere sürecinde suikast ve saldırılar savaş suçu olarak sayılmalı,

* Perfidy (hilekârlık) yasağı güçlendirilmeli, müzakere sürecinin sona erdiği deklere edilmeden, güç kullanımı yasaklanmalı,

* Tarafların güvenini yok eden eylemlere otomatik yaptırımlar sağlanmalıdır.

Sonuç

Maduro, Noriega, İran ve Minab örnekleri bize şunu gösteriyor:

Uluslararası hukuk, yazılı metinlerde değil; devletlerin uygulama iradesinde yaşar veya ölür. Bugün dünyada gördüğümüz krizler, hukukun yetersizliğini değil, kendini hukukun üstünde gören siyasetçilerinin hukuku yok sayma isteğini göstermektedir. Bu sorun hukukun bilincinin, tekrar siyasetin kontrolsüz ve hukuk dışı güç kullanımını engelleyebilecek düzeye ulaşması ile mümkün olacaktır. Bunu için de sadece hukuk değil; aynı zamanda hukuk etiğinin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde kabulünün sağlanması gerekmektedir.

Din ve Siyasetin Gayri Meşru Evliliği ile Modern Dünya Üzerindeki Etkileri

Din ve Siyasetin Gayri Meşru Evliliği ile Modern Dünya Üzerindeki Etkileri

Bir zamanlar toplumsal vicdanın sarsılmaz ortak sesi olan din, bugün siyasetin dar koridorlarında siyasetin bataklığına saplanmış durumda. Güç eksenli gösteriş ve yıldırma siyasetinde din artık büyük ölçüde ahlakı değil bizatihi ahlaka karşı kullanılan bir güç halini almıştır. Siyaset ve dinin evliliği sonrası din artık bir ahlak pusulası değil, bir sadakat testi; aşkın bir hakikat arayışı değil, dünyevi bir kimlik zırhı olarak işlev görmeye başlamıştır. Siyaset felsefesi ve din sosyolojisi penceresinden bakıldığında bu durum, inancın özünü boşaltan ve toplumu kutuplaştıran teolojik bir krizdir. Peki, kutsal olanın iktidar hırsıyla bu tehlikeli birlikteliği bize ne anlatıyor? İşte modern tarihin tozlu sayfalarından ve güncel trajedilerinden süzülen sarsıcı bazı dersler.

1. Seküler Geri Tepme: Din Kendi Kalesi Tarafından Kuşatılıyor

Siyaset felsefesinde dinin partizan bir bayrağa dönüşmesinin en ağır bedelini, paradoksal olarak dinin kendisi ödüyor. David Campbell’ın araştırmaları, modern dünyada yükselen “inançsızlığın” temelinde teolojik bir şüphe değil, siyasi bir tiksinti yattığını kanıtlıyor. Özellikle genç kuşaklar, dini siyasetin bir uzantısı, partizan bir aygıt olarak gördükleri için inançtan uzaklaşıyor. Din, siyasi bir kaleye dönüştüğünde, o kalenin dışındakiler için artık bir sığınak olma özelliğini yitiriyor.

Campbell’ın sunduğu veriler, dindar seçmenlerin ahlaki ilkelerinin siyasi figürlere göre nasıl “esnediğini” dehşet verici bir netlikle ortaya koyuyor: “2011 yılında beyaz Evanjeliklerin %60’ı, bir politikacının özel hayatındaki ahlaksızlığın onun kamu görevini yerine getirmesini engelleyeceğine inanıyordu. Ancak 2016’da, özellikle Donald Trump’ın adaylığıyla birlikte bu oran %20’ye düştü. Siyaset, inancın binlerce yıllık ahlaki omurgasını sadece beş yıl içinde köklü bir değişime uğratarak ahlak ve din arasındaki ilişkiyi zayıflatmıştır.

2. Euthyphro Dilemması ve Otonominin Ölümü

Siyasi liderlerin “Tanrı adına” hareket ettikleri iddiası, bizi felsefenin en eski uçurumuna, Euthyphro Dilemması’na yani bir şey Tanrı emrettiği için mi iyidir, yoksa iyi olduğu için mi Tanrı onu emreder?

Eğer modern siyasette “İlahi Komut Teorisi” (Divine Command Theory) üzerinden bir meşruiyet devşiriliyorsa, burada ahlakın rasyonel zemini çöker. Bir eylem sadece “yukarıdan” emredildiği için doğru kabul edildiği ve bu yetkinin mutlak bir kişide (monark) temsil edildiği kabul edilirse, insan otonomisi, özgürlüğü, iyiyi ve doğruyu keşfedebilme yetisi ve bundan kaynaklı sorumluluğu açıklanamaz hale gelir. Bir başka ifade ile insanın insana köleliği ve aklın özgür doğasının sorgulanması gündeme gelir.  Eric Voegelin’in uyardığı gibi, bu durum “Eschaton’un içkinleştirilmesi” (Immanentization of the Eschaton) yani cenneti siyasi bir zorbalıkla yeryüzüne indirme çabası ortaya çıkar. Bu süreçte ahlak keyfi hale gelir; liderin “Tanrı’nın arzusu” olarak sunduğu her karar, sorgulanamaz bir kutsallık zırhına bürünür. Sonuç; vicdanın sesini, egemenin emrine kurban eden kör bir itaattir.

3. Topuklu Ayakkabı Çekiç Değildir: Fonksiyonelleştirme Hatası

Hannah Arendt, siyaset ve teoloji arasında kurulan “sistematik analojilere” karşı çıkarken aslında modern diktatörlüklerin teolojik hilesini ifşa ediyordu. Carl Schmitt gibi kuramcılar, egemenin yasayı askıya alma yetkisini (istisna hali) Tanrı’nın mucizesiyle kıyaslayarak siyasi lideri “tözsel bir özdeşlik” (substantial identity) içinde Tanrısal bir konuma yerleştirirler. Arendt bu tehlikeli benzetmeyi “fonksiyonelleştirme” hatası olarak tanımlar: “Bir kadın, ayakkabısının topuğuyla duvara çivi çakabilir; o an için topuk bir çekiç işlevi görmüştür. Ancak bu, topuklu ayakkabıyı bir çekiç yapmaz.”

Aynı şekilde, bir liderin olağanüstü kararlar alması onu Tanrı yapmaz. Arendt’in vurguladığı bu “benzeşmezlik” (disanalogy), özgürlüğün temelidir. İnsanların Tanrı olmadığı ve yanılabilir olduğu gerçeği, çoğulculuğun (plurality) ve her doğan çocuğun dünyaya getirdiği “yeniden başlama mucizesinin” (natality/doğumsallık) tek güvencesidir.

4. Devlet Etiği ve Teolojik İntihar: Gazze Örneği

Bir devlet, askeri operasyonlarını binlerce yıllık bir din geleneğiyle meşrulaştırmaya çalıştığında, aslında o geleneğin “teolojik intiharına” imza atar. Komesaroff ve Kenner’ın (PubMed) analizi, İsrail’in Gazze’deki stratejik tercihlerinin (hastanelerin yıkımı, toplu aç bırakma, sivil ölümleri) binlerce yıllık Yahudi etik külliyatıyla neden “açıkça ve doğrudan çeliştiğini” listeler. İsrail’de siyasi liderler, güvenlik politikalarını ve askeri operasyonları meşrulaştırmak için dini retoriği sıkça kullanmaktadır. Başbakan Netanyahu’nun Gazze operasyonları sırasında düşmanlarını Tevrat’taki “Amalek” metaforuyla tanımlaması, siyasi ve bölgesel bir çatışmayı varoluşsal bir hayatta kalma savaşına dönüştürmüştür. Amalek, dini metinlerde tamamen yok edilmesi emredilen bir düşmanı temsil ettiği için, bu atıf sınırsız şiddetin dini bir zorunluluk olarak algılanmasına zemin hazırlamaktadır. Hatta hukuken soykırımı meşrulaştıran bir suçtur.

Talmud ve İncil metinlerindeki ötekine ve hayata duyulan saygı, devlet politikası adına askıya alındığında din, evrensel bir ahlaki otorite olmaktan çıkıp bir şiddet kalkanına dönüşür. Din, devletin şiddet aygıtını onaylayan seküler bir aynaya dönüştüğünde, kendi özgün sesini yitirir ve temsil ettiğini iddia ettiği o muazzam geleneksel mirası tüketir.

5. Özgürlük Bir Mucizedir: “İnsan Yapımı” Başlangıçlar

Din ve siyaset arasındaki gerçek yol ayrımı mucize kavramında gizlidir. Schmitt için mucize, yukarıdan aşağıya inen, yasayı askıya alan ve egemenin mutlak gücünü pekiştiren bir istisna halidir. Bu, Gnostik bir isyanla gerçekliği bükme çabasıdır.

Arendt ise mucizeyi seküler bir zeminde yeniden tanımlar: Mucize, tarihin determinizmini ve doğanın döngüsünü kıran insan eylemidir (initio). Bu mucize: Schmitt’te: Yasayı bozan egemenin keyfiyetidir. Arendt’te: Her yeni doğumla (natality) gelen yeni bir başlangıç yapma potansiyelidir. Gerçek mucize, mutlak bir gücün buyruğu değil, insanların bir araya gelerek özgürce kurdukları yeni dünyadır. Bu yeni Dünya insanın fıtratında yer alan ilahi sesin makamı olan ortak vicdan ve mekasitu’i-şeri bağlamında zikredilen evrenin düzenini korumayı amaçlayan ilahi dinerin ortak evrensel değerleridir. Bu bağlamda yasanın askıya alınması esas itibari ile mücizenin doğasından değil üst değerin yani daha üstün bir ahlaki menfaatin koruması için istisna durumudur. Bu istisnai durum ilahi iradeye has bir durumdur. Hukuk sistemlerinde siyasetçi veya yargıcın yasayı ihlal ederek hareket etmesi hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz. Siyasetçinin veya yargıcın hukuk ilkesinden sapması insanın insanlık üzerinde haksız bir otorite ve hakimiyet kurmasına neden olur. İnsan ilahi adaleti taklit ederken, insan hakları ve evrensel düzenin korunması sorumluluğu ile hareket etmek zorundadır. Aksi takdirde belirttiğim gibi hukukun egemen olmadığı ortamda kontrolsüz ve gerekçesiz hareket alanı doğar, bu da insanlık için mekanikleşme, vicdanı sesinin ölmesine, bir başka ifade ile insan ile Allah arasındaki manevi ilişkinin kopmasına yol açar. İnsan ile Allah arasındaki vicdani bağ koptuğunda insanın manevi değerinin kaybolması, kısacası mekanikleşmesine sebep olur. Bu durun insanın vicdan rahatlığının ortadan kalkarak iç huzurunun da kaybolmasına yolaçmıştır.

Sonuç: Vicdanın Sesini Geri Kazanmak

Dinin siyaset karşısındaki gerçek kıymeti, iktidarla ortaklık kurma arayışında değil; tam tersine, iktidara dışarıdan, bağımsız bir ufuktan seslenebilme kudretinde yatar. Bu ses, tarih boyunca toplumların vicdanını uyaran, yönetenleri sınırlayan ve insanı kendi hakikatiyle yüzleştiren o sarsıcı ‘uyarıcı/peygambervari’ (prophetic) sestir. Din adamları, bu eleştirel mesafesini kaybedip siyasetin sofrasında bir yer edinme kaygısına düştüğünde, din artık çölden yükselen ilahi hakikatin yankısı olmaktan çıkar; siyasal çıkarları meşrulaştırmak için kullanılan, partizan bir büro söylemine dönüşür. Bu durum da din olarak değil; ancak din istismarı olarak nitelenebilir.

Bugün karşımızda duran en temel ve sarsıcı soru şudur: Eğer din, siyasetin aracına dönüşürse; toplumun vicdanı olma, zulme karşı ses yükseltme ve güç sahiplerini sınırlandırma görevini kim üstlenecektir? Hukuk da ahlaktan ve insan hakları temelli yorumdan koparak siyasal bir kontrol aracına dönerse bu durumda hukuka olan inanç ve saygı ortadan kalkacaktır. Hukuka inanç ve saygı ortadan kalkar ve hukuk zalim siyasetçilerin halka boyun eğdirmek için kullandıkları bir araca dönüşürse ihkak-ı hak durumu zorunlu bir hal gibi görülmeye başlayacak ve bu da insanlığın acı tecrübeler ile sistemleştirdiği hukuk devleti ve hukuk dünyası anlayışının çökmesine neden olacaktır.

Bu soru, aynı zamanda bizim birbirimizle kurduğumuz toplumsal ilişkinin niteliğini de belirler: İlişkilerimizi çıplak güç mücadelelerinin sert zeminine mi teslim edeceğiz, yoksa vicdanın sesini esas alan bir duyarlılığa mı dayandıracağız?

Din özerkliğini ve eleştirel ufkunu koruduğu sürece bir toplumun moral pusulası olabilir; fakat siyasetin gölgesine girdiği anda, en derin işlevini—hakikati hatırlatma ve insana kendisini yeniden düşünme imkânı sunma işlevini—kaybeder. Aynı şekilde hukuk da insan hakları merkezli ahlaki zeminden koparsa aynı şekilde siyaseti dengeleyecek mekanizmalar devre dışı kalarak vahşet ortamına yeniden dönülmesine yol açacaktır.

ABD Başkanı Trump’ın Dış Politikasının (Donroe Doktrini) Uluslararası İlişkiler ve Hukuk üzerindeki Etkileri

Trump’ın Dış Politikasının (Donroe Doktrini) Uluslararası İlişkiler ve Hukuk üzerindeki Etkileri

Başkan Trump, “Birliğin Durumu” konuşması için kürsüye çıkarken, dünyaya mutlak bir Amerikan hakimiyeti resmi çizmeye hazırlanıyor. Retorik oldukça tanıdık: Askeri harekatlarla övünen, müttefikleri ekonomik tarifelerle hizaya getiren ve kurumsal yapıları “verimlilik” adı altında tasfiye eden bir “güç” gösterisi. Ancak stratejik derinlikten yoksun bu görüntü, sahadaki acı gerçekleri örtmeye yetmiyor. Bir akademisyen olarak şunu vurgulamalıyım: Dış politika, sadece bir “çekiç” kullanma sanatı değildir; gerçek güç, askeri saldırıların ötesinde güven, öngörülebilirlik ve itibar üzerine inşa edilir.

Bugün Washington, “güçlünün haklı olduğu” bir dünya düzenini dayatırken, aslında Amerikan gücünün ahlaki ve stratejik temellerini dinamitliyor. İşte Trump’ın ikinci dönem dış politikasından çıkarmamız gereken, tarihin seyrini değiştirecek 6 sarsıcı ders:

1. Saldırganlık Güç Değildir: “Donroe Doktrini” ve Stratejik İflas

Trump yönetiminin, Monroe Doktrini’ni agresif bir genişlemecilikle birleştiren ve uzmanlarca “Donroe Doktrini” olarak adlandırılan yeni müdahalecilik anlayışı, ABD’yi müttefikleri nezdinde bir “haydut devlet” (rogue state) görüntüsüne hapsetti. Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun bir askeri baskınla kaçırılması ve Karayipler’de 130’dan fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan yargısız infaz niteliğindeki tekne saldırıları, askeri gücün hukuksuzluk sinyali vermesinin en uç örnekleridir.

Daha da vahimi, İran’a yönelik düzenlenen “Midnight Hammer” (Gece Yarısı Çekici) operasyonudur. Trump, İran’ın nükleer programının “yerle bir edildiğini” iddia etse de, aynı iddiayı daha önce de ileri sürmüş olduğundan, yaratılmış olan güvensizlik ortamı sebebiyle uranyum stoklarının varlığının doğruluğu da tartışmalı hale gelmiştir. Birçok siyasetçi ve düşünür bu iddianın gerçek mi yoksa bir bahane mi olduğu konusunda emin değildir. Ayrıca bu operasyonun meşruluğu kabul görmemekle beraber, diplomatik kanalları tamamen tıkayarak bölgeyi kontrolsüz bir çatışma riskine sürüklemiştir. Stratejik bir planlama olmaksızın veya uluslararası hukuk ve teamüller dikkate alınmaksızın atılan bu adımlar, ABD’nin güvenliği ve güvenilirliğinin yanısıra dünya barışını ve güvenliğini de tehdit eder hale gelmiştir.

Süphesiz bir ulusun gücü sadece kuvvetle ölçülmez; öngörülebilirlik, güven, itibar, ittifaklar ve istikrarlı ekonomik ortaklıklardan gelir. Bu nitelikler, sağduyulu karar almayı destekleyen kasıtlı denetim ve denge mekanizmaları sayesinde kuşaklar boyu sürdürülmüştür. Bu mekanizmalar devre dışı bırakıldığında, dış politika ve kuvvet kullanımı dürtüsel, siyasallaşmış, kişiselleşmiş ve stratejik olarak tutarsız hale gelir.

2. 300 Bin Uzmanın Tasfiyesi: Ulusal Güvenliğin Körleşmesi

Dış politikada yaşanan “akıl tutulması”, kurumsal hafızanın bilinçli bir şekilde yok edilmesinin sonucudur. Hükümet içerisindeki liyakat sisteminin yerini “mutlak sadakat” kriterinin almasıyla, son bir yılda 300.000’den fazla federal çalışan görevinden uzaklaştırıldı. Bu bir verimlilik hamlesi değil, sistematik bir kurumsal yıkımdır.

Bu tasfiyelerin en karanlık noktası, FBI’ın elit CI-12 birimidir. Mar-a-Lago belgeleri soruşturmasında görev aldıkları gerekçesiyle tasfiye edilen İran uzmanları, “Midnight Hammer” operasyonundan sadece birkaç gün önce görevden alınmıştır. Amerika, siyasi intikam güdüsüyle kendi istihbarat gözlerini oymuş; en kritik operasyon öncesinde bölgesel uzmanlıktan yoksun kalmıştır. Bağımsız denetçilerin ve askeri hukuk uzmanlarının (JAG) susturulduğu bir yapıda, dış politika artık rasyonel analizlerle değil, kişisel dürtülerle yönetilen bir “boğma aracı”na dönüştüğü görüşündedirler.

3. Tarifeler: Ekonomik Silahın Geri Tepmesi

“America First” politikasının en keskin aracı olan gümrük tarifeleri, küresel ticaretin kurallarını belirleyen ABD’yi kendi oyununda yalnızlaştırıyor. Kanada gibi en yakın müttefiklere uygulanan %100’e varan tarife tehditleri, bu ülkeleri ABD’siz (US-less) yeni ticaret anlaşmaları arayışına ve Çin gibi alternatiflere yöneltmiştir.

Ekonomik faturayı ise doğrudan Amerikan halkı ödüyor:

* Geçtiğimiz bir yıl içinde 100.000 imalat işi kaybedildi.

* Tarifelerin hane başına maliyeti 1.000 dolardan 1.600 dolara yükseldi.

* Brezilya, ABD’nin boşalttığı tarım pazarlarını doldururken, doların küresel rezerv para birimi statüsü ilk kez bu kadar ciddi şekilde tartışmaya açıldı.

4. “Barış Kurulu”: Barışın Ticarileşmesi ve Yeni Sömürgecilik

Trump’ın Gazze için önerdiği “Barış Kurulu” (Board of Peace) ve “Uluslararası İstikrar Gücü”, barıştan ziyade mülkiyeti devredilmiş bir işgal modelidir. Bu yapı, Filistin halkının kaderini tayin hakkını baypas ederek Gazze’yi yasal bir boşluğa sürüklemektedir.

Planın en skandal detayı, kurulun “1 milyar dolarlık üyelik ücreti” talep eden işlemsel (transactional) karakteridir. İnsani yardımlar üzerinde bir “kapı bekçisi” (gatekeeper) görevi gören bu kurul, BM mekanizmalarını devre dışı bırakarak barışı ticari bir meta haline getirmiştir. Irak ve Kosova’nın feci örneklerini anımsatan bu model, hukukun üstünlüğünü değil, “parayı verenin barışı yönettiği” hukuk dışı bir düzeni temsil ettiği ileri sürülmektedir.

5. NATO ve Kurumsal Geri Çekilme: ABD Artık Bir “Risk Faktörü”

ABD’nin DSÖ, UNESCO ve Paris Anlaşması dahil 66 uluslararası kuruluştan çekilmesi, küresel norm belirleme gücünden feragat etmesi demektir. NATO’nun “ortak savunma” ilkesinden “öde-izle” modeline geçişi, Avrupa’yı stratejik bir yol ayrımına getirmiştir.

Avrupalı müttefikler, Washington’ı artık bir koruyucu değil, “yönetilmesi gereken bir risk faktörü” olarak görüyor. Bu durum, NATO’nun “stratejik Avrupa merkezli dönüşümünü” (Europeanization) tetiklemiştir. JFC Brunssum ve JFC Naples gibi kritik komuta yapılarının kalıcı olarak Avrupalı generallere geçmesi önerisi, Amerika’nın “vazgeçilmez ulus” iddiasının sonu olarak değerlendirilmektedir. Kamuoyu da bu gidişattan memnun değil: Amerikalıların sadece %37’si bu dış politikayı onaylıyor ve %70’i savaş kararlarında Kongre’ye danışılması gerektiğine inanıyor.

6. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin İşlevsiz Hale Getirilmesi

Amerika Birleşik Devletleri’nin, özellikle İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında çıkarılan tutuklama kararlarını ve ABD personeline yönelik soruşturmaları durdurmak amacıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) yargıçlarına ve yetkililerine uyguladığı yaptırım ve baskılar, uluslararası hukuku ve küresel güvenliği derinden sarsmaktadır. Bu baskıların uluslararası sisteme etkileri şu şekilde özetlenebilir:

* Yargı Bağımsızlığına ve Küresel Adalet Sistemine Doğrudan Saldırı Trump yönetimi, UCM Başsavcısı Karim Khan ile Fransa, Kanada, Fiji ve Senegal’den gelen mahkeme yetkililerini hedef alarak bu kişilerin ABD’ye girişlerini askıya almış ve mal varlıklarını dondurmuştur.

* Güçlü bir devletin kendi müttefiklerini (İsrail) ve kendi vatandaşlarını uluslararası soruşturmalardan korumak için doğrudan savcıları ve yargıçları cezalandırması, küresel adalet sisteminin bağımsızlığına yönelik ağır bir saldırıdır ve uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesini tahrip etmektedir.

* Uluslararası Hukukun ve Diplomatik Dokunulmazlıkların İhlali UCM personeline uygulanan yaptırımlar, yargı görevlilerinin bağımsızlığını ve ayrıcalıklarını güvence altına alan uluslararası teamül hukukunu ve Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi’ni açıkça ihlal etmektedir.

*. Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) LaGrand davası içtihatlarına göre, uluslararası yargı süreçlerine ve işleyişine bu şekilde dışarıdan müdahale etmek bizzat uluslararası bir haksız fiil (international wrong) teşkil etmektedir.

* BM Şartı’nın ve Güvenlik Konseyi Kararlarının Sabote Edilmesi UCM’ye yönelik bu baskılar, üye devletlerin Birleşmiş Milletler eylemlerine her türlü desteği vermesini emreden BM Şartı’nın 2(5) maddesiyle doğrudan çelişmektedir.

*. Ayrıca bu yaptırımlar, örneğin Darfur’daki durum gibi dosyaları UCM’ye taşıyan ve tüm devletlerin mahkemeyle tam iş birliği yapmasını zorunlu kılan 1593 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararlarının uygulanmasını da fiilen imkânsız hale getirerek uluslararası kriz yönetimini felç etmektedir.

*. Küresel Cezasızlığın (Impunity) Kurumsallaşması ve Güvenlik Zaafiyeti Hukukun uluslararası düzeyde işletilmesinin engellenmesi, İsrailli yetkililerin Gazze’de işledikleri iddia edilen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar karşısında bir “cezasızlık” (impunity) kalkanı ile korunmasını sağlamaktadır.

*. Hesap verebilirliğin ortadan kaldırılması, savaş kurallarının hiçbir yaptırımla karşılaşmadan ihlal edilebileceği algısını güçlendirmekte; bu da çatışmaların daha yıkıcı hale gelmesine ve küresel güvenliğin tehlikeye atılmasına zemin hazırlamaktadır.

* Diplomatik İzolasyon ve Küresel Çatlaklar Washington’ın, adaleti engellemek için kuralları ve anlaşmaları çiğnemesi, ABD’yi uluslararası arenada yalnızlaştırmaktadır. UCM’ye taraf olan ve mahkemeyi destekleyen 120’den fazla ülke ile ABD arasında derin bir diplomatik kriz doğmakta, bu durum ABD’yi kilit müttefiklerinden bile izole ederek Batı ittifakı içinde telafisi zor kurumsal çatlaklar yaratmaktadır.

Sonuç olarak, Kongre’nin anayasal yetkilerini yeniden etkin biçimde kullanması, yalnızca başkanın tek taraflı ve öngörülemez adımlarını frenlemekle kalmaz; aynı zamanda ABD’nin dış politikasını daha öngörülebilir, istikrarlı ve barış odaklı bir zemine oturtur. Bu çerçevede, yaklaşan Kongre seçimleri, yalnızca iç siyasi dengeler açısından değil, küresel barışın ve uluslararası güvenliğin korunması bakımından da belirleyici niteliktedir.

ABD’nin son yıllarda müttefiklerle yaşadığı gerilimler, tek taraflı askeri girişimler ve ticari yaptırımların uluslararası güven ortamını zedelediği düşünüldüğünde, Kongre’de güç dengelerini yeniden tesis edecek bir seçim sonucu; çatışma risklerini azaltan, uluslararası kurumlarla uyumu artıran ve diplomasiye öncelik veren bir yönetişim anlayışını mümkün kılacaktır.

İki partili siyasi yapı içinde hukuki denetim ve dengenin kurulabilmesi için başkanın savaş yetkilerini kısıtlayarak ve bu tür kritik kararları tek başına vermesinin engellenmesi gerekmektedir. Kongre’nin savaş yetkilerini yeniden hukuk zeminine ve kontrolüne geçirebilecek bir yapıya kavuşturulması, ABD’nin küresel sorumluluklarını daha akılcı, hesap verebilir ve barış merkezli politikalarla yerine getirmesini sağlayacaktır. Bu nedenle, barışı güçlendirecek ve uluslararası güveni pekiştirecek bir Kongre bileşiminin ortaya çıkması, hem ABD’nin kendi demokrasisinin sağlığı hem de dünya genelinde istikrarın yeniden tahkimi açısından hayati önem taşımaktadır. Tabii ki küresel bir güç olan ABD’deki bu güç merkezli politikaların devamına yönelik bir siyasi tablonun ortaya çıkması durumunda, sadece ABD için değil tüm uluslararası siyasal sistem için tamiri ve öngörülebilirliği imkansız bir siyasal konjonktür oluşacak bunun bedelini de sadece ABD halkı değil tüm insanlık ödemek zorunda kalacaktır. Kısacası ABD’nin ve tüm halkların kaderinin Trump ve Netanyahu’nun ihtiras dolu siyasi arzu ve heveslerine kurban edilmesi durumunda insanlık tarihindeki en ağır kırılmalarından birisine sebep olunarak, insanlığın tarih boyunca yaşadığı acılardan damıtarak oluşturduğu hukuk ve siyasi etiğe bağlı tüm değerler çökecek, bunu yerine daha çok güç, daha çok cinayet ve daha çok korku siyasetinin hakim olduğu bir vahşet ortamı oluşacaktır. Bu kirli siyasette özellikle dini argümanların kullanılması ise insanlığın ve saf bir kalp ile inananların da vicdanlarında onarılamaz derin yaralar açmaktadır. Vahşet görüntüleri ile değil insanlığın ortak vicdanı ve ahlakının egemen olduğu bir dünya için yaratılmaya çalışılan korku egemenliğine başta akıl ve vicdan sahibi ABD halkı, onurlu bir yaşam için hep birlikte karşı durmalıyız. Bu karşı duruşun en güçlü yolu şüphesiz demokrasi yoludur.

Yapay Zeka Mahkemede: “Kara Kutu” Efsanesini Çürüten ve Hukukun Geleceğini Şekillendiren 5 Kritik Gerçek

Yapay zekânın hukuk alanındaki olumlu katkıları, hukuki süreçlerin hızlanmasından adalete erişimin kolaylaşmasına kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Hukuks sistemlerinin tıkandığı, adaletin insanı rahatsız edecek kadar geçikmeler, hatta insanların yanlış, bazen taraflı kararlardan geç gerçekleştiği bir dönemde yapay zeka bu sorunların aşılması için önemli katkı sağlama potansiyeline sahiptir. Ancak bu potansiyelin daha olumlu şekilde kullanılabilmesi için bu alanda gündeme getirilen bazı sorunların çözümü gerekmektedir.

Yapay zekâ destekli araştırma araçları, devasa büyüklükteki veri tabanlarını, emsal kararları, mevzuatları ve doktrinleri saniyeler içinde tarayarak avukatların en uygun içtihatları ve yasal prensipleri bulmalarını sağlar. Örneğin, “ROSS” gibi yazılımlar mevcut hukuk kaynaklarını analiz ederek sorulara doğrudan cevap verebilir ve mevzuattaki güncel değişiklikleri takip edebilir. Ayrıca yapay zekâ, büyük hacimli hukuki belgeleri özetleyerek ana temaların hızlıca anlaşılmasına olanak tanır.

Elektronik ortamda depolanan milyonlarca sayfalık bilginin (ESI) incelenmesi süreci, yapay zekâ algoritmaları sayesinde hızla ve tutarlı bir şekilde gerçekleştirilebilmektedir. Yapay zekâ, bu devasa veri yığınları arasında “samanlıktaki iğneyi” bularak uyuşmazlıkla ilgili belgeleri tespit eder, anormallikleri işaretler ve inceleme sürecindeki insan hatasını en aza indirir. Ayrıca sözleşme incelemelerinde sapmaları ve riskleri tespit ederek avukatlara yardımcı olur.

Yapay zekâ, taraflar arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde arabulucu rolü üstlenebilmektedir. Örneğin “Modria” isimli yazılım, e-ticaret veya tüketici uyuşmazlıklarında tarafların argümanlarını toplayıp kanıtları analiz ederek adil bir çözüm yolu bulmak için kullanılmaktadır. Benzer şekilde, robotik arabulucuların tarafların teklif taktiklerini öğrenerek (gizli teklifleri ifşa etmeden) onları optimal bir anlaşmaya yönlendirdiği ve aylarca süren uyuşmazlıkları saatler içinde çözebildiği görülmüştür.

Yapay zekânın hukuk alanındaki en önemli katkılarından biri, yasal hizmetleri daha uygun maliyetli hale getirerek dezavantajlı grupların adalete erişimini sağlamasıdır. Yapay zekâ destekli sanal asistanlar ve yasal sohbet botları (chatbot), insanların otopark cezalarına itiraz etmelerine, tüketici hakları taleplerini yönlendirmelerine ve temel hukuki tavsiyeler almalarına olanak tanımaktadır. Örneğin, DoNotPay isimli uygulama yüz binlerce park cezasına başarıyla itiraz etmiştir.

Zaman alan, manuel, rutin işlerin yapay zekâ tarafından devralınması (otomasyon), hukukçuların daha karmaşık, stratejik ve analitik düşünce gerektiren üst düzey işlere odaklanmasını sağlar. Akıllı sözleşmelerin yaygınlaşmasıyla birlikte işlem maliyetleri düşerken, edimlerin çok daha hızlı ve güvenli şekilde gerçekleştirilmesi mümkün hale gelir. Bu verimlilik artışı, hukuk firmalarının işgücü maliyetlerini düşürmesine ve müvekkillerine daha fazla değer sunmasına imkân verir.

Bu olumlu katkılarının yanında günlük hayatımızın her hücresine sızan yapay zeka, artık sadece film öneren bir algoritma değil; özgürlüğümüz, haklarımız ve kaderimiz üzerinde söz sahibi olan “görünmez bir karar verici” konumundadır. Bundan dolayı mevcut riskleri de doğru analiz edip çözümü için çalışmak gerekir. Bu bağlamda hukuki tartışma konusu olan aşağıdaki olumsuzluklara da dikkat edilmesi gerekmektedir.

Mahkeme salonlarından polis merkezlerine kadar uzanan bu dijital otorite, beraberinde “toplumsal ölçekte riskler” (societal-scale risks) barındıran büyük bir gizemi, yani “kara kutu” (black box) algoritmasını getirdi. Birçok hukukçu ve teknoloji uzmanı, bu sistemlerin neden belirli bir sonuca vardığını açıklayamamasını teknolojinin kaçınılmaz bir bedeli olarak görüyor. Hukukun temel prensiplerinden olan şeffaflık olmadan; adalet, anlamadığımız bir mekanizmaya emanet edilemeyecek kadar hayati bir kavramdır.

İşte “kara kutu” gizemini sarsan ve hukukun geleceğini yeniden tanımlayan beş kritik gerçek.

1. Yanılsama: “Kara Kutu” Tablo Verilerinde Daha mı Doğru Sonuç Verir?

Yapay zeka hakkındaki en tehlikeli efsane, model ne kadar karmaşık ve anlaşılamazsa, o kadar doğru sonuç verdiği varsayımıdır. Oysa bu bir teknolojik illüzyondur. Bilgisayar bilimi araştırmaları, verileri ikiye ayırır: Görüntü ve ses gibi “ham veriler” (raw data) ve sabıka kaydı, yaş, eğitim gibi “tablo verileri” (tabular data). Hukuki süreçlerin %99’u tablo verileriyle yürür. Semenova, Rudin ve Parr gibi araştırmacıların ortaya koyduğu üzere, özellikle suçun tekrarlanması gibi “gürültülü” (noisy) ve rastlantısallık payı yüksek süreçlerde, basit ve yorumlanabilir modeller en karmaşık modellerle aynı performansı sergiler.

“İster hayranı ister eleştireni olsun, yapay zeka hakkındaki yanlış varsayım şudur: Kara kutu anlaşılamaz olabilir ama daha doğru çalışır. Oysa durum böyle değildir.”

Burada kritik bir teknik ayrım yapmamız gerekiyor: “Açıklanabilir YZ” (Explainable AI – XAI), karmaşık bir kara kutunun üzerine sonradan eklenen ve çoğu zaman hatalı olan bir “maske” veya “tahmin” iken; “Yorumlanabilir YZ” (Interpretable AI – Glass Box), tasarım gereği her adımı izlenebilir olan altın standarttır. Adaletin tecellisi için ihtiyacımız olan şey, kara kutuyu parlatmak değil, onu tamamen “cam kutu” (glass box) modellerle değiştirmektir. Özellikle hukukla bağlantılı geliştirilen teknolojilerde bunun yapılması ahlaki olmanın ötesinde hukuki bir zorunluluktur.

2. Yapay Zeka Bir “Vekil” mi Yoksa Sadece Bir “Enstrüman” mı?

Günümüzde yapay zeka ajanları (AI agents), NVIDIA gibi teknoloji devlerinin de öncülük ettiği üzere, sadece pasif içerik üretmekten çıkıp otonom kararlar alabilen sistemlere dönüştü. Hukuki açıdan bu durum, Restatement (Third) of Agency çerçevesinde değerlendirilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki, mevcut hukuk normlarına göre yapay zeka sistemleri yasal bir “vekil” (legal agent) değil, sadece birer “enstrüman” (instrumentality) olarak kabul edilir. Tabii ki teknolojinin gelişim göstermesi ve eleştirildiği konulardaki başarıları, yaklaşımlarda da değişime sebep olacaktır. Ancak bu durum yapay zekayı vareden insan aklı ve vicdanını aşan bir duruma ulaşamayacaktır. Çünkü yapay zeka algoritmanın esnekliği ve donamın kapasitesinin sınırları içerisinde çalışır.

Bunun temel sebebi, yapay zekanın “öznel niyet” (subjective intent) ve ceza hukukunun temel taşı olan “suç işleme kastı”ndan (mens rea) yoksun olmasıdır. Algoritma kendi kararlarını veriyor gibi görünse de, yasal sorumluluk zinciri her zaman o sistemi piyasaya süren veya kullanan “asıl” (principal) kişiye, yani insana veya kurumsal yapıya uzanır. Bir yapay zeka ajanı hata yaptığında, bu bir “vekâlet ihlali” değil, kullanılan bir aracın “arıza yapması” olarak görülmelidir. Bu alandaki yeni gelişmeler bağlı bazı açılımlar olsa da henüz genel durum değişmiş değildir.

3. Veri Kirliliği: “MNAR” ve Algoritmik Adaletsizlik

Algoritmik kararların tarafsız olduğu inancı, verinin kusursuz olduğu yanılgısına dayanır. Oysa ceza adaleti verileri doğası gereği “kirli” ve eksiktir. İstatistiki olarak “Rastlantısal Olmayan Kayıp Veri” (MNAR – Missing Not At Random) olarak tanımlanan bu durum, sistemin sistematik olarak belirli grupları (örneğin azınlıkları) cezalandırmasına yol açar.

Virginia İnfaz Komisyonu’nun paylaştığı rakamlar bu kirliliğin boyutunu açıkça gözler önüne seriyor:

  • Vakaların %45’inde cinsiyet verisi eksiktir.
  • Sabıka kayıtlarının %35’inde ırk bilgisi girilmemiştir.
  • Hırsızlık vakalarının %68’inde çalınan eşyanın değeri belirtilmemiştir.
  • Uyuşturucu davalarının %49’unda madde türü verisi yoktur.

“Bias in, bias out” (Yanlılık girerse, yanlılık çıkar) ilkesi gereği, bu hatalı veriler yapay zeka tarafından devasa bir sistematik adaletsizliğe dönüştürülür. New York’taki DNA analiz yazılımı (FST) örneğinde olduğu gibi; kodlar ancak bağımsız uzmanlarca açılıp incelendiğinde, yazılımın ırk gruplandırmasında ve hesaplamalarında korkunç hatalar yaptığı anlaşılmış ve kullanımı derhal durdurulmuştur. Buna rağmen bu alandaki gelişmeler, sınırları zorlamaya devam etmektedir.

4. AB Yapay Zeka Yasası: Risk Basamakları ve Uygulayıcı Sorumluluğu

Avrupa Birliği Yapay Zeka Yasası (EU AI Act), bu riskleri yönetmek için net bir hiyerarşi kurar. Yasada “Geliştiriciler” (Providers) ve “Uygulayıcılar/Deployers” (Polis, mahkeme vb.) arasında keskin bir görev ayrımı vardır. Yasanın Annex III (Ek III) maddesinde listelenen şu uygulamalar doğrudan “Yüksek Riskli” kabul edilir ve sıkı denetime tabidir:

  • Poligraflar (Yalan makineleri).
  • Ceza soruşturmalarında delil güvenilirliğinin değerlendirilmesi.
  • Geçmiş verilere dayanarak bir kişinin suç işleme riskinin analizi.

Buna karşılık, sosyal puanlama (social scoring) ve iş yerinde duygu tespiti gibi uygulamalar “Kabul Edilemez Risk” kapsamında tamamen yasaklanmıştır. Yasa, yüksek riskli sistemlerin tasarım aşamasından itibaren şeffaf, denetlenebilir ve insan gözetimine açık olmasını bir tercih değil, hukuki bir zorunluluk olarak tanımlar.

5. Adil Yargılanma Hakkı: “Cam Kutu” Bir Anayasal Gerekliliktir

Hukuk sistemimizde “ticari sır” (trade secret) savunması, genellikle sanığın savunma hakkının önüne bir set olarak çekilir. Loomis davasında mahkeme algoritmik gizliliği korumaya meyletmiş olsa da, güncel içtihatlar bu eğilimi sarsmaktadır. State v. Chun (alkolmetre kod hataları), State v. Pickett ve State v. Arteaga gibi davalar, mülkiyet haklarının, bireyin özgürlüğünden daha üstün olamayacağını vurgular.

Savunma makamının aleyhindeki delili (kaynak kodu, veri setini ve algoritma mantığını) sorgulayamaması, doğrudan anayasal savunma hakkını felç eder. Stability AI v. Getty Images davasında görüldüğü üzere, modellerin izinsiz verilerle eğitilmesi mülkiyet krizlerine yol açarken; mahkemelerde kullanılan “kara kutu” modeller, adil yargılanma hakkı üzerinde telafisi imkansız hasarlar bırakmaktadır. Eğer bir model, cam kutu (yorumlanabilir) yaklaşımıyla aynı doğruluğu sağlayabiliyorsa, mülkiyet haklarını gerekçe göstererek şeffaflıktan kaçınmak hukuken kabul edilemez bir “tercihtir.”

Sonuç: Algoritmik Adaletin Şafağında Bir Soru

Yapay zekanın hukuktaki varlığı artık bir tercih değil, bir olgudur. Ancak bu varlık, sadece cam kutu şeffaflığıyla güvenli hale getirilebilir. Bu konular üzerine çalışan birisi olarak görüşüm nettir: “Yorumlanabilirlik” teknik bir detay değil, anayasal bir zorunluluktur. Hukukta şeffahlık, savunma hakkı, bilgi edinme hakkı gibi temel hakları içerir. Bunlar hukuk devleti ve de ahlakı için zorunlu niteliklerdir. Özgürlüğünüzü, hayatınızı veya haklarınızı etkileyen bir sistemin, bu kararı neden verdiğini sizinle aynı mantık silsilesi içinde paylaşamaması adaletin ruhuna aykırıdır. Bu teknoloji karar gerekçeleri ile beraber, karar usulünü/mekanizmasını da açıklayabilmelidir. Bu ayrıca savunma hakkı için de zorunlu bir durumdur.

Hukukun geleceği şekillenirken kendimize şu can alıcı soruyu sormalıyız: “Özgürlüğünüz hakkında karar veren bir zekanın, neden ve nasıl bu kararı verdiğini açıklayamaması, teknolojik bir imkansızlık ve/veya eksiklik mi yoksa, stratejik bir hamlemidir?”

The greatest WordPress.com site in all the land!